TÜRKİYE’DE
KORUMA YASALARININ TARİHSEL GELİŞİMİ ÜZERİNE BİR İNCELEME ....
ÖZET
Günümüzde uluslar arası platformlarda tarihsel çevre
koruması tek anıt korumasından başlayarak çağdaş işlevlerle bütünleşerek
korumayı amaçlayan bir anlayışa ulaşmıştır.
Türkiye’de koruma olayı, gelişmiş ülkelerdeki koruma
gelişimini daima geriden takip etmiş; mimari ve kentsel kültür mirasının
korunması amacıyla kamu müdahalesini düzenleyen, yönlendiren önemli yasal
mevzuatı oluşturmaya çalışmış ve sonuçta da ülke bütününde, bölge, kent
ölçeğinde yetki dağılımını sağlayıcı tedbirler alınması aşamasına gelmiştir.
Türkiye’deki
politik ve ekonomik değişim dönemleri incelendiğinde çıkarılan temel yasaların
bu dönemlerle çakıştığı, son yıllarda ise artık Avrupa’da uygulanan çağdaş
koruma düzeyine ulaşmaya başladığı görülmektedir.
XX. yy. Öncesinde Koruma Düşüncesi
Ülkemizde eski eserlere karsı ilk ilgi, XIX. yüzyıl
ortalarına doğru başlamıştır. Avrupa'da doğan ve gelişen modernite projesi,
sanayi devrimini takiben 1840’lı yıllardan itibaren Osmanlıları da etkilemiştir.1 Dinçer ve Akın’ın da
belirttiği gibi (1994) Devlet islerini yönlendirecek batılılaşma ürünü kamu
binalarının yapımının ön plana çıkmasıyla sadece taşınır kültür varlığının
korunması için çıkarılan Asar-ı Atika Nizamnameleri ile koruma yasal tabana
oturtulmuştur. “Muhafaza-i Asar-ı Atika Encümeni” bu yasayı uygulayacak kurum
olmuştur (Dinçer, Akın, 1994). Asar-ı Atika Nizamnameleri kapsamında olmayan
sivil mimarlık örnekleri de yok olmuştur. Kent planlaması Türkiye’ye öncelikle
İstanbul’dan başlayan uygulamalarla girmiştir. İstanbul’un ilk planlama
çalışması 1836-1837 arasında Von Moltke tarafından yapılmıştır. Bu çalışmaların
paralelinde de ilk imar talimatnamesi niteliğindeki 1839 tarihli “ilmühaber”
yayımlanmıştır. Bunu 1848 tarihli Ebniye Nizamnamesi izlemiştir.
XIX. yy.ın ikinci yarısından sonra Klasik Osmanlı
Döneminde kadının yönlendiriciliğinde, mimarbaşı ve muhtesibin denetiminde ve
vakıfların sağladığı hizmetlerle düzenlenen bir kentsel yasam, yeni dönemin
gereksinmelerini karşılayamazken, bunun yerini “Sehremaneti” yani Belediye
yönetimi almış ve ilk olarak İstanbul’da 1855’te kurulmuştur (Tekeli, 1998).
1864’te Turuk ve Ebniye Tüzügü ile bazı imar
kuralları belirlenmiş ve uygulamaya konulmuştur (Bektas, 1992). 1870 tarihli
Vilayetler Kanunu ile de, vilayet merkezlerine İstanbul’dan gelen devlet
memurlarının yerleştirilmesi için, yeni bir merkez oluşturulacak ve kente
Hükümet Konağı, Belediye binası, Demiryolu ve İstasyon binası, Adliye binası
gibi yeni öğeler eklenirken, halkevleri de özellikle küçük ve orta boy
kentlerde önemli bir kültür odağı işlevi görecektir (Osmay, 1998).
1877 Birinci Meşrutiyet döneminde de Dersaadet ve
diğer vilayetler için çıkartılan “Belediye Kanunları” yla bu yeni yönetim biçimi
tüm imparatorluğa yayılmıştır. Bundan sonra ise 1882 tarihli Ebniye Kanunu
yürürlüğe konmuştur (Tekeli, 1998). Osmanlı imparatorluğunda planlamayı
yönlendiren bu Kanun, kent yollarının genişletilmesiyle ilgili içeriği ile önem
kazanırken, aynı zamanda yangın yerleri ve göçmen mahallelerinin grid örtülü
dokusu da mekanda ikili bir dokuyu ortaya çıkarmıştır (Dinçer, Akın, 1994).
Kent planlamasının uygulanması 1850’li yıllardan sonra İstanbul dışındaki
kentlere de yayılmaya başlamıştır.
Genel olarak XX. yy. öncesi, Osmanlı
imparatorluğunun geleneksel ekonomik işlevlerinin çöküntüye uğradığı, Osmanlı
yönetim yapısındaki değişmeler doğrultusunda yeni yönetim ve diğer kamu
binaları ile askeri yapıların yapılmaya başlandığı, at arabası kullanımının
yaygınlaştığı ve savaşlar ile yangınlarla tahrip olmuş mekan ve altyapının
bulunduğu (Dinçer, Akın, 1994) dönemi kapsar. Tanzimat’la birlikte başlayan
koruma düşüncesi ilk baslarda salt “taşınır eser” i (2) kapsamış, bunu daha
sonraları anıtsal yapı koruması izlemiştir. Avrupa’da yaşanan kapitalist
gelişme sonucu doğan sanayi kentini yadsıma ve onun özellikle sağlık
sorunlarına çözüm bulma kaygısından kaynaklanan modern kent planlamasına karsın
(Tekeli,1985) Türkiye’de bu dönemlerde, kentsel ölçekli bir koruma düşüncesi henüz
oluşmamıştır ve buna bağlı olarak da kentsel dokular korunamamış ve tahrip
olmuştur. Genel olarak batıda modern kent planlaması çalışmaları, Osmanlı
kentlerinde yangınların önlenmesi, yolların genişletilmesi ve kent çevresinde
yeni mahalleler kurulması seklinde yansımasını bulmuş ve Cumhuriyet
Türkiye’sine aktarılan kavramların temelini oluşturmuştur (Dinçer, Akın, 1994).
XX. yy.da Koruma Düşüncesi
“Güzel kent” anlayışının yönlendirdiği kent
planlaması çalışmalarının gündeme girmesi 1910’larda anıtların çevrelerinin
açılarak tüm görkemleriyle ortaya çıkarılmalarını amaçlayan Haussmann yaklaşımı
ile başlayan görüş, Türkiye’de de egemen olmuştur. Anıtları yeni açılan
meydanların ortasında yalnız bırakan anlayış hem geleneksel kent dokusunu
bozmuş, hem de bazı ikincil anıtların yıkılmasına neden olmuştur. 29 Ekim
1923’te Cumhuriyetin kurulması ile birlikte de, koruma konusunda yeni ve çağdaş
ilkelerin ortaya çıkma süreci başlamıştır.(3)
Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye’de gelişen ve
Ankara’nın başkent olmasıyla oluşan modernleşme hareketi ile 1923 ile 1933
yılları arasındaki on yıl içinde başkentin mekanını planlı olarak yeniden
yaratmak için günümüzde de önemini koruyan çok değerli ve özgün yasal yönetsel
düzenlemeler yapılmıştır. Ankara’nın başkent olarak ilanı ile büyük bir kent
planlaması öne çıkmakta ve bu kent, Cumhuriyet’le birlikte modernleşme
projesinin uygulandığı ilk Anadolu kenti özelliğini kazanmaktadır. Planlama ve
koruma kavramları için Ankara’nın gelişimi, Dinçer ve Akın’ın da (1994) vurguladığı
gibi, bu dönemin kurumsallaşmasına bir basamak olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile tek partili
devlet eliyle sanayileşme (Bilgin, 1998) ön plana çıkmış, Başkent İstanbul’dan Ankara’ya taşınmış, ülke demir
ağlarla örülmüş, 1929 yılından sonra
gelişen devletçilik politikası sonucu uygulanmaya başlayan sanayi planlarında
yapılması öngörülen fabrikaların yerleri için, demiryolu güzergahı üzerindeki
küçük Anadolu kentleri seçilmiştir. Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yıllarında
“Sağlıklı Kent” ve “Güzel Kent” yaklaşımlarının devam ettiği fakat yerini
giderek “Pratik Kent” akımına bırakmaya başladığı bir kavramsal yapı
görülmektedir (Dinçer, Akın, 1994).
2.1. 1930 ile 1950 Yılları Arasındaki Yasal Gelişim
Ankara’dan yayılan planlama olgusu 1930 ile 1950
yılları arasındaki kentsel gelişim düzenlenmesinde etkili olmuştur. Pek çok
kentte yeni gelişen yönetim işlevleri ve bunlara yönelik hizmetler ile eski
kent dokusuyla bütünlesen geleneksel merkezin oluştuğu ikili bir merkez
belirgin olarak görülmektedir. İlk aşamada Cumhuriyet yönetimi 1930 ile 1935
yılları arasında çıkardığı yasalar ile, Osmanlılardan kalan mevzuatı değiştirmiş
ve yeni bir kurumsal düzenlemeye gitmiştir. Bunlar,1930 yılında çıkarılan ve
her belediyeye plan yapma zorunluluğu getiren 1580 sayılı Belediye Kanunu ve
yine aynı yıl çıkarılan 1593 sayılı “Umumi Hıfzısıhha Kanunu” ile 2033 sayılı
“Belediye Bankası Kuruluş Kanunu” dur. Bu kanunlarla, Anadolu devlet işletmelerinin
kurulduğu kentlerin ve diğer önemli yerleşmelerin Ankara’da geliştirilmekte
olan modele uygun olarak çağdaşlaşması sağlanması çabaları başladı. Bu amaçla,
kentlerin tarihi çekirdeği üzerinde açılan ana arter ve bu arterin sonuçlandığı
Cumhuriyet Meydanları, Hükümet Konağı ve Resmi Kurum binaları ile tarihi
eserlerin bulunduğu bölgelerin etraflarının açılarak, herkese gösterilerek
korunması düşüncesi ile 1/500 ölçekli uygulama planları yapılmıştır (Dinçer,
Akın, 94).
10.06.1933 yılında kabul edilen ve 21.06.1933
yılında yayınlanan 2290 sayılı “Belediye Yapı ve Yollar Kanunu” ile, yapıların
çevreleri ile birlikte bir bütün olarak korunması gerektiğine değinilmiş
(Akozan, 1977), oluşturduğu nüfus projeksiyonu kavramı ile planlamaya kent
bütününde bakısı oluşturmuş (Dinçer, Akın, 1994), eski eserlerin yoğun olduğu
alanlarda özel bir planlama metodu olması gereği vurgulanmış, ayrıca, anıtsal
nitelikli eski eserlerin her yönünde 10 metre açıklık (yapı yaklaşma sınırı)
olması öngörülmüştür. Mimari eserlerin imar planları yoluyla korunması
bilincinin yaygınlaşmasından sonra kent planlama ilkeleri içinde tarihsel ve
doğal değerlere saygılı olmak düşüncesi de önem kazanmıştır. 1934 yılında
çıkarılan 2722 sayılı “Belediyeler İstimlak Kanunu” ile 1935 yılında çıkarılan
2763 sayılı “Belediyeler imar 5 Bilgin’e göre (1998), bu ikili merkezin
oluşmasındaki en önemli etken, modernleşmenin ticaret ve finans sektörüne
dayanmış olmasıdır. Heyeti” nin kurulusuna ilişkin kanun da önemli kanunlardandır
(Tekeli, 1998). 1936 yılında çıkarılan “Şehirlerin İmar Planlarının Tanzimi
İslerine Ait Umumi Talimatnamesi” nde ise, kent planlarının standartlaştırılması
ve harita mühendisi yerine mimara yetki tanınması kentsel mekanların oluşumunda
etkili olan yasalardan biridir (Dinçer, Akın, 1994). 1934 yılında müzeler, 1935
yılında ise Vakıflar yeni bir düzenleme kapsamına alınmışlardır (Akçura, 1972).
Atatürk dönemiyle birlikte; anıtsal nitelikte
tarihsel mimari eserlerin korunması gereğinin ağırlık kazandığını ve ilk kez bu
eserlerin imar planları yapımı sırasında korunmalarının tartışıldığını
görmekteyiz. 1930 yıllarından sonra eski eser anlayışı içine taşınmazların da
girmesiyle koruma anlayışı genişlemiştir. Bu dönemde ülke genelinde 3500 eser
uzmanlar tarafından saptanmıştır (Tekeli, 1998). Cumhuriyet dönemini takiben
1930’lu yıllarda başlayan kurumsal yapıda oluşturulmaya çalışılan sistem, bu
dönemin kent yönetimi ve kent planlaması konusundaki yaklaşımını 1980’li
yıllara ve hatta daha sonrasına kadar taşıyıcı niteliktedir.
Kentsel korumaya karsı ilk gerçek yaklaşım 23 Temmuz
1932’de onaylanan H. Jansen’in
hazırladığı Ankara imar Planında
görülmüş; imar planı raporunda kalenin ulusal yasamın simgesi sayılarak korunması
ve etraftan kolaylıkla algılanabilmesinin gereği savunulurken; 1937 yılında
kale ve çevresi ilk kez protokol alanı olarak koruma kapsamına alınmıştır.
İçişleri Bakanlığına bağlı “Belediyeler
İmar Heyeti” ile, Bayındırlık Bakanlığına bağlı “Şehircilik Fen Heyeti”, bu
dönemin uygulayıcı ve denetleyicisi olan kurumlardır (Dinçer, Akın, 1994).
Yapılan kurumsal düzenlemeler ile, 1945 yılında 4759
sayılı yasayla “İller Bankası” kurulmuştur. Amacı belediyelere planlama ve
altyapı projelendirme konusunda teknik hizmet
üretmek ve bunların finansmanı konusunda yardım etmek olan bu kuruluş
(Tekeli, 1998), o dönemde yeterli bir kurum olmasına rağmen zaman içinde,
kentlerdeki büyük dönüşüme cevap veremez hale gelecektir. 1948 yılında
çıkartılan 5237 sayılı “Belediye Gelirleri Kanunu” ile Belediyenin gelirleri
arttırılmaya çalışılması hedeflenmiş ancak, kentlerdeki büyük dönüşüm
karsısında Belediye gelirleri de yeterli olamazken tarihi çekirdeğe sahip
kentlerdeki hizmet ve planlama çalışmaları dönüşümü karşılamaktan uzak
kalmıştır. Bu da kentlerde gecekondu ve yap-satçı üretimi hızlandırarak tarihi
kentleri tahrip etme sonucuna zemin hazırlamıştır.
2.2. 1950 ile 1980 Yılları Arasındaki Yasal Gelişim
Sanayileşmiş ülkelerde özellikle İkinci Dünya
Savası’ ndan beri, kentsel tarihi sitlerin korunması için büyük çaba
gösterilmektedir. Ülkemiz mimarları, restorasyon uzmanları, şehircileri bu
çabaları yakından izleyip, benzer uygulamaların ülkemizde de yer alması için
çaba göstermelerine rağmen, kentsel koruma, dönemin politik ve sosyo-ekonomik6
yapısındaki değişimlere bağlı olarak sürekli bir değişim ve başkalaşım
yaşamıştır. Bu başkalaşımın temelinde, Türkiye'deki koruma sınırlarının batı
ülkelerininkinden tamamen farklı kökenlere dayanması yatmaktadır.
Dinçer ve Akın’ın (1994), tek bir dönem olarak ele
aldığı liberal ekonominin başkenti İstanbul eksenli planlama-koruma olgusunu
kapsayan 1950-1980 yılları arasındaki döneme karsın, Tekeli (1998) bu dönemi,
II. Dünya Savası ile 1960 yılına kadar olan “popülist bir modernite” projesinin
uygulandığı dönem ile kurumsal yapının yeniden yapılandırıldığı 1960 ile 1980
yılları arasını kapsayan iki ayrı dönem olarak ele almıştır. Bu çalışmada ise,
1950’li ve 1960’lı yıllara damgasını vuran liberalleşmenin “geniş kapsamlı
planlama” anlayışını doğurması ve Türkiye’de akademik çevrelerde tartışılmaya
başlanması nedeniyle (Dinçer, Akın, 1994),1950 yılı korumada yeni bir dönemin
başlangıcı kabul edilmiştir.
2 Temmuz 1951 tarihinde yürürlüğe giren 5805 sayılı
“Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Teşkiline ve Vazifelerine
Dair Kanun” la yurtiçinde korunması gereken mimari ve tarihsel özelliklere sahip
anıtların ve diğer taşınmaz eski eserlerin korunma, bakım, onarım, restorasyon
islerinde uyulacak ilkeleri ve programları saptamak; saptadığı ilke ve
programların uygulanmasını izlemek ve denetlemek; anıtlar ve taşınmaz eski
eserlerle ilgili olarak kendisine sunulacak ve özel araştırmaları ile kurul
üyeleri tarafından bilgi edinilecek her türlü konu ve uyuşmazlık üzerinde
bilimsel görüş bildirmekle yükümlü Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek
Kurulu (GEEAYK) kurulmuştur. Bu kurulun
kurulması ile Cumhuriyet döneminde korumayla ilgili çok büyük bir adım
atılmıştır. Bu yasa toplumun o sırada ve hatta bugün sahip olduğu koruma
bilinci ve isteğinin çok üzerinde bir tarih bilinciyle hazırlanmıştı ve tek
anıtsal yapının korunması temeline dayanıyordu. Daha sonraki yasal değişmeler
kentsel sit kavramını da içine alacaktır.
GEEAYK kurulduğu günden bu yana taşınmaz eski
eserlerin korunması konusunda en yetkili kuru1us olmuştur. Bu kurul, kurulduğu
yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı’na, sonra Kültür Bakanlığı’na ve Başbakanlık
Kültür Müsteşarlığı’na bağlı görünmesine karsın çalışmalarında bağımsızdır.
10.05.1952 tarihinde de kurulun kuruluş ve görevlerini, çalışma seklini
açıklayan “Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Talimatnamesi
çıkarılmıştır (Talimatname 1959, 1962 ve 1974 yıllarında yeniden
düzenlenmiştir). Kurulusundan hemen sonra taşınmaz eski eserlerin korunması
konusunda önemli kararlar almaya başlayan Kurulun bu yıllarda aldığı önemli
kararlar arasında eski eserleri yaşatmak için bunlara bir işlev verilmesi
(10.08.1953, No.155), eski eserlerin çökme tehlikesi olsa da yıkılmayıp
onarılması (19.03.1956, No.466);Kurul tarafından korunmaları gerekli görülmeyen
yapıların yıkılmadan önce rölövelerinin kurula gönderilmesi (06.08.1957, No.707), konuları sayılabilir
(Zeren, 1981). 1955 yılında önemli bir gelişme olarak eski eserlerin Turizmle
ilişkisini kurmak ve mevcut örgütleri yeniden düzenlemek, geliştirmek için
teklifler yapıldığı da bilinmektedir (Zeren, 1981).
1954 yılında 6235 sayılı yasa ile “Türk Mühendis ve
Mimar Odalarının” kurulusu gerçekleşmiştir. Daha sonraki yıllarda etkili bir
rol yüklenecek olan bu sivil toplum kurulusunun kurulması ile kurumsal yapıda
önemli adımlardan biri atılmış olmaktadır.
1950’lerden sonra kentin imarlı ve planlı alanları
olan merkezi is alanları ve çevresinde nüfus artısı ve yoğunlaşmanın ortaya
çıkmasıyla, o tarihe kadar bireysel mülkiyette olan 1-2 katlı evler ve çok
katlı apartmanlar, 1954 yılında çıkarılan 6217 sayılı yeni bir yasal
değişiklikle ve kat mülkiyetine olanak tanınmasıyla yıkılmış ve yerlerine çok
katlı konut birimleri inşa edilmiştir (Osmay, 1998). Bu süreç, büyük kentlerde
olduğu gibi Anadolu’nun diğer kentlerindeki merkezi is alanlarında da
yaşanmıştır.
1956 yılındaki 6785 sayılı “İmar Kanunu” dünyada
gelişmeye başlayan o dönemin yeni planlama anlayışının yasası olmuş, kentlerde
planlamayı belediye sınırları dışında mücavir alanlara taşıyarak, büyüyen
kentlerin imar sorunlarına bir yanıt arayışını yansıtan nitelikteyken (Tekeli,
1998); Belediyeler ile İmar İskan Bakanlığını da planlamada yetkili kılmıştır.
Eski eserlerin imar planlarında korunması
düşüncesinin tartışmasız kabul edildiği yıllarda yürürlüğe giren 6785 sayılı
“İmar Kanunu”, umulanın tersine Eski Eser ve Tarihi Çevre Koruma konusuna
uygulama yönünden bir açıklık getirmemiş; ancak 25. maddesi ile yeni yapıların
komşu sınırlarına, yol ve su kenarlarına kara ve demiryollarına ve “eski
eserlere” yaklaşma uzaklıklarının özel nizamnamelerle belirlenmesini
öngörmüştür. Yasanın yapı ile ilgili maddeleri planlamaya dönük maddeleri ile
karşılaştırıldığında toplam 63 maddeden ancak 12’si planlama kavramını düzenler
niteliktedir (Dinçer, Akın, 1994).
1958 yılında 7116 sayılı yasayla İmar ve İskan
Bakanlığı bir uzman Bakanlık olarak kentleşme karsısında planlama, konut ve
yapı malzemesi konularında (Tekeli,1998) etkili göreve sahip olurken, özellikle
kent planlamalarının öncelik taşıdığı görülür.7
1960’lı yıllar dünyada koruma anlayışının önemli
değişimlere uğradığı yıllara denk düşerken, Türkiye’de ise 1960’lı yıllar ülke
yönetiminde de yeni bir dönemin başladığı yıllardır ve bu dönemin koruma
konusunda en önemli olayı 1961 Anayasa’sıdır. Anayasanın 50. Maddesine göre
Devlet, tarih ve kültür değeri olan eser ve anıtları korumakla yükümlüdür. Bu
Anayasa devlet yapısında önemli değişikliklere yol açarken, önemli kurumsal
yapıların oluşmasına da öncülük etmiştir. Aynı zamanda planlı bir kalkınma
ilkesini getiren bu Anayasa Türkiye’de
planlı bir karma ekonomi politikasının da uygulanmasına öncülük eder
niteliktedir.8
1960’lı yılların ortalarına kadar Türkiye’de küçük
üretim faaliyetleri büyük ölçüde M A çevresinde yer alırken, kent merkezi
yakınındaki bu üretici faaliyet yığılması, trafik sorunlarından çevre
kirliliğine, yangın tehlikesine kadar birçok sorunu da beraberinde getirmiştir.
1969 tarihli “İmar ve Yol İstikamet Planlarının Tanzim Tarzları ile Teknik
Şartlarına ve Bu isleri Yapacak Uzmanlarda Aranacak Ehliyete Dair Yönetmelik”
ile yasa koyucunun planlama kavramını uygulamaya aktarmadaki sınırlar ve
koşulların düzenlenmesi amaçlanmış ve 2. maddesi ile “protokol bölgesi yapı
düzeni korunacak mevcut konut alanları” olarak tanımlanan alanlar planlama
kurumunun içinde bugünkü anlamda “kentsel sit” kavramının başlangıcını
oluşturmuştur (Dinçer, Akın, 1994).9
1960’lı yılların sonundan itibaren kentsel ölçekte
koruma sorunu, ilgili yasalarda yer almaya başlamış ve bu yasalarda 1964
yılında yayınlanan Venedik Tüzüğünün Türkiye’deki ilk etkilerine de
rastlanılmış bulunmaktadır. Uygulamalarda ise, mevcut plan uygulamalarına devam
edilirken, anıtsal yapıların tespit ve tescil işlemleri ancak 1970’lerden sonra
olmuştur. Tarihi anıtların tek baslarına değil de çevreleri ile beraber
düşünülmesi ve “Sit” anlayışının yerleşmesi ilkesinin dogması aşamasına
gelinmiştir (Salman, 1976).
11.07.1972 yılında 6785 sayılı yasaya ek 1605 sayılı
imar yasasının 6. maddesi ile de,7
Genel olarak bu dönemler, gecekondulaşmanın arttığı
ve buna bağlı olarak af yasalarının çıktığı dönemlerdir ve savaş sonrası
ihtiyacı karşılamak amacıyla konut sorunları üzerinde çalışmalar yapılmıştır.
11.07.1972 yılında 6785 sayılı yasaya ek 1605 sayılı
imar yasasının 6. maddesi ile de, tarihi değeri olan anıtsal ve sivil mimarlık
ürünlerinin korunmasının yanı sıra, bunlar ile bir bütünlük teşkil etmek üzere
korunması gerekli çeşme, eski sokak ve meydancık tanımını kullanarak korumayı
bir bütün içinde ele almayı öngörmüştür (Dinçer, Akın, 1994). Bu yasa 1969
yılında çıkan yasadaki protokol bölgesi kavramını güçlendirici niteliktedir.
Yasanın öngördüğü bir diğer konu ise, gerekli görüldüğü takdirde korumanın
gerçekleşebilmesi için bu yapıların istimlaki ya da sahibine bakım ve onarım10
için yardımcı olunması konusunda belediye ya da ilgili kuruluşlara görev
vermesidir (Dinçer, Akın, 1994).
Bu yasadan önce bir taşınmazın eski eser olup
olmadığının ve eski eserse koruma koşullarının saptanması yetkisi 5805 sayılı
yasa ile GEEAYK’a verilmişken, Ek madde 6 ile tarihi ve mimari değeri GEEAYK
tarafından saptanan taşınmaz eski eserin koruma koşullarının GEEAYK’ın da
görüsü alınarak Milli Eğitim, Turizm ve Tanıtma, İmar ve İskan ve Maliye
Bakanlıkları ile Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından belirleneceği hükme
bağlanmış, daha önce yalnız Milli Eğitim Bakanlığına ait olan gerekli
durumlarda eski eserin ve yakın çevresinin kamulaştırılması veya kamulaştırma
yapmaksızın parasal ve teknik yardım yapma yetkisi diğer dört kuruluşa da
verilmiştir. Ek madde 6, eski eserlerin yakınında yapı yasağı getirilen
alanların kamulaştırılmasında belediye sınırları içinde ve komsu belediye
sınırları içinde ilgili belediyeleri belediye sınırları dışında özel idareleri,
ilgili Bakanlıkları, Vakıfları ya da eski esere bakmakla yükümlü kamu
kuruluşlarını görevlendirmiştir
25.04.1973 ve 1710 sayılı “Eski Eserler” yasası ile
tarihi eserlerin korunmasına ciddi ilk adım atılmıştır. Bu kanunun yürürlüğe
girmesiyle birlikte, kültürel miras ve kültürel çevremizin korunması ile ilgili
çalışmalar 5805 ve 1710 sayılı yasalar kapsamında sürdürülmüştür. Bu kanunla,
taşınır ve taşınmaz eski eserlerin ayrıca, anıt, külliye, tarihi sit,
arkeolojik sit, tabii sit kavramlarının ilk defa ayrıntılı tanımları ve
kapsamları belirtilmiştir. Bu yasanın 15. maddesiyle tarihi yapıt sahiplerine
parasal ve teknik destek sağlanabileceğine söz verilmesine karsın, bunu
destekleyecek kaynak işlerliğe kavuşturulamamıştır.
101970’lerde koruma konusundaki bir başka önemli
gelişme de kullanım hakları kısıtlanan eski eser sahiplerine parasal destek
sağlanması yolunda çözümler aranması ve ilk kez 17.07.1972 tarihli ve 1610
sayılı “Emlak Vergisi Yasası” nın 30. Maddesi ile, belgeli eski eserlere 1/10
oranında vergi indirimi uygulanmasının kabul edilmesidir.(Zeren, 1981).
GEEAYK 13.02.1976 tarih ve 8891 sayılı kararı ile
özellikle yerleşik alanların korunması konusunda tartışmalara yol açan “kentsel
sit” deyimini 1710 sayılı yasada belirtilen “sit” tanımı içinde yorumlanmasını
kabul etmiş (Zeren, 1981) ve kentsel siti, “Yaşanılan kentlerin belli bir
devirde belli bir kesiminde homojen olarak sosyal, ekonomik, kültürel durumunu
yansıtan, özellikler veya tarihi veya bilimsel veya artistik veya arkeolojik
veya etnografik veya edebi veya efsanevi önemi bakımından korunmaları ve
değerlendirilmeleri gereken yerler” olarak tanımlamıştır. Kültür Bakanlığı Eski
Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünün 26.01.1977 gün ve 196 sayılı genelgesiyle
1710 sayılı Eski Eserler Yasasının 8. maddesine göre yapılan saptama, belgeleme
ve tescil işlemleri yurt düzeyinde yaygınlaştırılmış ve hızlandırılmıştır
(Zeren, 1981).
1978’li yılların sonlarına doğru GEEAYK yaklaşık 30
kadar kentte sit koruma kararları almış ve imar planı uygulamasını
durdurmuştur. Plan uygulaması durdurulan yerlerde “Sit Koruma- Geliştirme
Planları” yapılıncaya kadar tek tipte “Geçiş Dönemi Yapılanma Koşulları” adı
altında bir tür geçici yönetmelik hazırlamaya başlamıştır. Bu uygulamaya göre
sit içinde ruhsat almak için geçiş dönemi yapılanma koşullarına göre hazırlanan
projeler Kültür Bakanlığının izni ile Belediye denetiminde uygulamaya
konmuştur.
Türkiye’de 1967 yılında GEEAYK tarafından Venedik
Tüzüğü benimsenmiş olmasına rağmen, ilkelerini hemen ve tam olarak uygulamaya
koymak mümkün olamamıştır. Tarihi Kentlerdeki kültür varlıkları tek tek tescil
edilerek koruma altına alınırken, mevcut yasayla tarihi bir mahalleyi ya da
sokağı korumak mümkün olamıyordu. Yasal düzenlemedeki bu önemli eksiklik
nedeniyle ülkemizde kırsal ve kentsel
sit niteliğindeki tarihi çevrelerin korunması çok gecikmiştir.
Dünyada sanat değeri taşıyan anıtsal yapıların
korunmasından kent koruma düşüncesine geçiş, yerleşme dokusunu oluşturan
öğelerin biçimsel ve tarihi değerlerin anlaşılmasından sonra olurken,
Türkiye’de ise tarihi çevreyi bir bütün olarak koruyabilmek için gerekli yasal
çerçeve ancak 1970’lerden sonra oluşturulabilmiştir. Avrupa’daki gelişmelerin
Türk kamuoyuna aktarılması ve tarihi çevre koruma konusunda bilinçlenmenin
artmasında üniversite öğretim üyelerinin yayınları, Gayrimenkul Eski Eserler ve
Anıtlar Yüksek Kurulu’nun kararları, UNESCO, ICOMOS, Avrupa Konseyi gibi
kuruluşların kampanyaları etkili olmuştur.08.02.1973 tarihinde uluslar arası
çalışmalara katılan “Avrupa Konseyi Milli Komitesi” kurulmuştur. 9 Bakanlık ve
5 ilgili kurulusun temsilcilerinin oluşturduğu komite; ülkenin ortak mimari
miraslarına ilgi çekmek; tarihi ve estetik değer taşıyan mimari ve tarihi
anıtları saptamak ve bunları korumak için gerekli önlemleri almak; korunan
eserlere uygun işlevler sağlamak ve bu çalışmalar için bütçeye gerekli
ödenekleri koydurmakla görevlendirilmiştir. Komite çalışmaları ile değişik
sosyal, kültürel, tarihsel ve ekonomik özelliklere sahip bölgelerde koruma
projelerinin hazırlanması amaçlanmıştır (Tuncer, 1985).
Ayrıca, Türkiye uluslar arası alanda kısa adı ICOMOS
olan, Uluslar arası Anıtlar ve Sitler Konseyine (International Council on
Monuments and Sites) katılmış ve 1974 yılında ICOMOS Türkiye ulusal komitesi
kurulmuştur. Bunun yanı sıra Atina, Venedik, Amsterdam Sözleşmeleri TBMM
kararları ile yasallaşmıştır (Tuncer, 1985).
1980’li yıllar “modernite projesinin” aşındığı
(Tekeli, 1998) ya da yeniden yapılanmanın başlangıç noktası ve yabancılaşmanın
yaşandığı (Dinçer, Akın, 1994) dönem olarak karsımıza çıkmaktadır. 1980 yılı,
Türkiye’nin bir kırılma noktası yaşadığı yılların başlangıcı sayılabilir.Bunu
izleyen yıllardaki liberal ekonomi anlayışı, tüm kurumlarda etkisini
göstermiştir. Türkiye yeni bir Anayasa ile yönetilmeye başlanmıştır. 1982
Anayasasında bir önceki Anayasa’da olduğu gibi, koruma konusunda hükümler yer
almış, koruma yasal yaptırımlarla, kamu yararı adına gerçekleştirilmeye
çalışılmıştır. 1982 Anayasa’sının 63. Maddesi; Devletin tarih ve tabiat
varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlayacağı, bu amaçla destekleyici ve
teşvik edici tedbirler alacağı belirlenmiştir.
Bu amaçla kentsel koruma çalışmalarında yetersiz
kalan 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu,21 Temmuz 1983 yılında yürürlükten
kaldırılmış, yerine 2863 Sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu
yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla korunması gerekli taşınmaz kültür ve doğa
varlıkları yeniden saptanmış ve GEEAYK kaldırılmıştır. 1987 yılında ise bu
yasanın bazı maddelerindeki değişikliğe ilişkin 3386 sayılı yasa yürürlüğe
girmiştir.
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kanunu’nda "Anıt" kavramı değiştirilerek "Kültür
Varlıkları" tanımlaması yapılmıştır. Taşınmaz Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kanununa bağlı 1989 yılında Resmi Gazetede yayımlanan
yönetmeliğin 1. Maddesi ile değişik adı Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür ve
Tabiat Varlıklarının Tespit ve Tescili Hakkında Yönetmelikte su tanımlar
getirilmiştir.
— Taşınmaz kültür varlıkları: tarih öncesi ve tarihi
devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan yer
üstünde, yer altında veya su altındaki korunması gerekli taşınmaz varlıkları,
— Taşınmaz tabiat varlıkları: jeolojik devirlerle,
tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup,ender bulunmaları veya özellikleri ve
güzellikleri bakımından korunması gerekli yer üstünde, yer altında veya su
altında bulunan taşınmazları ifade eder.
Tarih öncesi ve sonrası devirlerin izlerini taşıyan
taşınır ve taşınmaz varlıkların tümü; dönemin sosyal, kültürel, bilimsel, dinsel
özelliklerini yansıtan, tarihsel bir olay ya da kişiyle doğrudan bağlantılı
olan yapılar, özel bir mimari stil yaratan yapılar, güzel sanatlarla ilgili
yapılar "Anıt" niteliği taşırlar.
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kanunu’ndaki tanımlamada ise Sit (1990); "Tarih öncesinden günümüze kadar
gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü olup, yasadıkları devirlerin sosyal,
ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent kalıntıları, önemli
tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri
ile korunması gerekli alanlardır" seklinde açıklanmıştır. Bu tanımlamalara
göre sit alanı11, yalnız tarihi yapıların bulunduğu yöreler değildir. Doğal
güzelliklerin, herhangi bir tarihi olayın cereyan ettiği yerlerin, daha önce
insanların yaşadığı fakat günümüze kalıntıları kalmış bölgelerin hepsini içine
almaktadır.
- Kentsel sit: mimari, mahalli, tarihsel, estetik ve
sanat özelliği bulunan ve bir arada bulunmaları sebebiyle teker teker
taşıdıkları kıymetten daha fazla kıymeti olan, kültürel ve tabii çevre
elemanlarının (yapılar, bahçeler, bitki örtüleri, yerleşim dokuları, duvarlar)
birlikte bulundukları alanları,
- Tarihi sit: önemli tarihi olayların cereyan ettiği
bu sebeple korunması gerekli yerleri,
- Arkeolojik sit: antik bir yerleşmenin veya eski
bir medeniyetin kalıntılarının bulunduğu yer veya su altında bilinen veya
meydana çıkarılan korunması gerekli alanları,
- Tabii sit: ilginç özellik ve güzelliklere sahip
olan ve ender bulunan korunması gerekli alanları ve taşınmaz tabiat
varlıklarını ifade eder.
2863 sayılı yasanın en önemli özelliklerinden birisi
kentsel sit alanlarında planlı koruma kavramını getirmesidir. “Koruma Amaçlı
İmar Planı” tanımı da bu yasa ile güncellik kazanmıştır. 2863 sayılı yasa
uyarınca "Koruma Amaçlı Planların" Belediyeler tarafından yapılması
gerekmektedir. Ancak, gerekli görüldüğünde Belediyeler Kültür Bakanlığı’ndan
teknik ve parasal yardım alabilmektedir. Bazı kentlerde (İstanbul, Ankara,
İzmir, Bursa, Antalya vb) koruma amaçlı planlama çalışmaları, yerel
yönetimlerin kendi bünyelerinde oluşturdukları birimler aracılığı ile yapılmış
ve halen yapılmaktadır. Bu planlama çalışmaları esnasında, yerel yönetimler
teknik yönden yetersiz oldukları için ihale etme ya da proje yarışması açarak
koruma amaçlı planları elde etmektedirler. Kentsel sit alanlarında yapılan
koruma amaçlı imar planları, kent imar planı ile bütünleşmek zorundadır. Bu
güne kadar, kent uygulama imar planları ile koruma imar planının
bütünleştirilmesi ve es zamanlı hazırlanması sağlanamamıştır. Tekeli’nin de
belirttiği gibi (1987), öncelikle toplumsal ve fiziki çevredeki değişimleri
yaratan süreçler benimsenerek bu süreçlerin varlığına dayanan imar planı
hazırlanmakta, daha sonra bu plandan bağımsız olarak salt korumacılık
ölçütlerinin ağır bastığı koruma planı yapılmaktadır. Sorun bu noktada işlerlik
kazanmakta ve birbirinden bağımsız olarak hazırlanan planların
bütünleştirilmesi sağlanamamaktadır.
Dönemin kurumsallaşma açısından genel niteliği; kent
parçalarındaki gelişmelerin farklı kurumlar ile yönlendirilmeye çalışılmasıdır.
Belediyeler, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Orman
Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Arsa Ofisi
kenti parçalara ayırarak üreten fakat birbiri ile bütünleştirmeyen bir bakış
açısının ürünü olarak gelişmiştir (Dinçer, Akın,1994). Vakıflar Genel Müdürlüğü
ile T.B.M.M. bünyesinde yer alan Milli Saraylar Dairesi de koruma konusunda
yetkili kurumlar arasındadır. Özellikle Vakıflar Genel Müdürlüğü, sahibi olduğu
çok sayıda han, hamam, cami ve medrese gibi anıtsal nitelikli eserlerin tespit,
tescil, onarım ve restorasyonlarını gerçekleştiren önemli bir kurumdur. Ayrıca
aynı yörelerde İller Bankası, Kültür ve Turizm Bakanlığı birbiriyle bağlantısı
olmayan çalışmalar da yapabilmektedirler. Bir yetki ve görev karmaşası olarak
nitelendirilebilecek bu durum, yasal düzenlemelerle çeşitli kamu kurumlarının
korumadan sorumlu olması ve yetki alanlarında çok çeşitli tarafların etkin
olmasıyla süregelmektedir. Nitekim 2863
sayılı yasanın 10. Maddesi kültürel değerlerin korunmasında “Kültür Bakanlığını”
sorumlu ve yetkili kılmıştır. Bakanlık 13.9.1989 günlü 379 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname ile, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü ve
Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile bu görevi yapmaktadır. Anıt eserlerin,
taşınmaz kültür varlığı statüsünde olmasına karsın, bu eserlerden iki farklı
genel müdürlüğün sorumlu olması, korumada kurumsal yapıdan kaynaklanan karmasa
ve sorunların, merkez teşkilatından itibaren başlamasının bir göstergesi
olmuştur (Gültekin, 2001). Buna rağmen, Tarihi Kentler Birliği, Çevgön, TAÇ
Vakfı, Çekül, Mimarlar Odası, Yerel Gündem 21 gibi sivil toplum örgütleri ile
bazı finans, sanayi ve medya kuruluşları korumaya yönelik çabalarını
sürdürmektedirler. Yasal çerçevede kendilerine yer bulamayan bu kuruluşların
yaptırım gücü bulunmamakta ve genellikle kendi imkânları ölçeğinde korunması
gerekli tek anıt ölçeğinde onarım yaptırabilmektedirler.
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kanunu, kültürel ve doğal değerlerin korunması sorumluluğunu ağırlıklı olarak
Koruma Yüksek Kurulu ve Koruma Kurullarına yüklemiştir. Bu sorumluluk kültür
varlığının doğru tespit edilmesinden, doğru ve uygulanabilir. Koruma ve
uygulama kararları alınmasına kadar çeşitli boyutları içermektedir (Avcı,
2001).
Aslında bu yasa ile ilk kez merkezden yerele bir
yayılma söz konusudur ki bu, merkezde Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını
Koruma Yüksek Kurulu ile Bakanlıkça belirlenen bölgelerde Taşınmaz Kültür ve
Tabiat Varlıkları Bölge Kurulları kurulması seklinde yansımasını bulmuştur.
Bölge Kurulları, Yüksek Kurulun verdiği ilke kararlarına uymak koşuluyla
uygulamaya yönelik karar almakla görevlendirilmişlerdir.
Koruma yasasında iki kavram söz konusudur. Bunlar;
• Tek yapı ölçeğindeki korunması gerekli kültür ve
tabiat varlığı,
• Sitler.
2863 sayılı yasa ile, koruma faaliyetlerinin kapsamı
tek yapı ölçeğinden kentsel çevre boyutuna doğru genişletilmiş, 3386 sayılı
Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanununda tek yapı ve objelerin korunması ile
ilgili ayrıntılı tanımlamalara da yer verilmiştir. Bununla birlikte sit
alanlarının kentsel ölçekteki bir planla korunacağı vurgulanmış olup bu planın
da “Koruma Amaçlı İmar Planı” olacağı ifade edilmiştir. Yasanın 6. Maddesi ve
buna bağlı olarak 7. ve 8.
Maddesi, tek yapı ölçeğindeki eserlerin korunması
konularını kapsarken, 6. madde ve ilke kararları ile 17. Madde de sitlerle
ilgili konuları kapsamıştır. Bu yasalarla bağlantılı olarak bugün ülkemizde bir
kentsel sitin koruma ve uygulama çalışmaları, Kültür Bakanlığı’na bağlı Koruma
Kurulları, yerel yönetimler, planlayıcı ya da planlama grubu ve halkın
birbirleriyle dolaylı ya da dolaysız
ilişkileriyle yapılmaktadır.
Kurullar hem tek yapı, hem de yerleşme ölçeğinde
karar aldıkları halde bu kararların uygulanmasını takip edecek olanağa sahip
değildir. Kültür varlıklarını onaylayan koruma kurulları bu uygulamaların
denetimini şikayet gibi hususlar olmadığı taktirde izleyememektedir. Uygulama aşamasında, karar
mercii olan koruma kurullarının kararları dışında Belediye devreye girmektedir. 1983 ve 1984
yıllarında çıkarılan yasalarla belediyelerin kaynaklarının önemli derecede
arttırılması, merkezi yönetimin denetiminin bir ölçüde de olsa azaltılması ve
imar plan yapımına ve onanmasına ilişkin yetkilerin belediyelere devredilmesi
12 kentleşme açısından önem kazanırken, metropoliten alanlarda iki kademeli bir
belediye yönetimine geçilmiştir (Tekeli,1998). Ancak, koruma imar planlarının
tahammül edilebilir sürelerde elde edilememesi ve yerel yönetimlerin genellikle
koruma planlarına karsı olmaları, korumada toplumsal/ekonomik uzlaşmayı
engellemektedir (Gültekin, 2001). Belediyeden alınan ruhsatla uygulama
yapılmakta ve denetim yine Belediye kanalıyla olmaktadır.
Gerek yapı, gerekse doku ölçeğinde korunacak
değerlerin nitelik, durum ve ölçek açısından sunduğu çeşitlilik, korumada ortak
yöntemler tanımlamasını güçleştirmektedir.
Öte yandan kentsel sit alanları kendi içlerinde farklı yapı türlerini
barındırdığından koruma kapsamı içinde çok çeşitli önlem türlerini bir arada
düşünmek gerekmektedir. Bu çevreler yasayan kentlerde sürekli değişme içinde
olmakta, hatta durağan nitelikli veya koruma kararlarına konu olan bu alanlarda
da bu değişimden söz edilebilmektedir. Bu nedenle, kentsel sit alanlarının
farklı yapı türlerini barındırıyor olması farklı karar türlerini gerekli
kılmaktadır. Farklı konularda getirilecek kararların dokunun barındırdığı yapı
çeşitliliği göz önüne alınması ile korumanın içerik ve kapsamı değişecektir
(Akçura, 1992). Aynı zamanda koruma planı politika ve stratejilerinin
belirlenmesi de plancının önemle üzerinde durmasının gerektiği bir konu
durumundadır. Koruma ile ilgili konu tek bir yapı için dahi olsa mutlaka bir
genel planlamanın çerçevesinde ele alınması gereklidir. Oysa alınan plan
kararları, yapı adası ölçeği ile sınırlı kalmaktadır.
Aslında tarihi çevre ve tarihi yapı koruma sorunu
aynı zamanda bir kültürel örgütlenme, bilinçlenme, imge yaratma ve kamuoyu
oluşturma sorunudur. Bu sorunun üstesinden gelmek halkın bilinçlenmesi ile
mümkün olurken (Kuban, 1991), batı ülkeleri halkın katılımı ile korumanın
gerçekleştirilmesine yasalarında yer vermiş ve çözüme bu şekilde ulaşmışlardır.
Dernek, vakıf gibi tüzel kişilerin koruma olayında çok önemli yerleri vardır ve
uygar olarak nitelenen ülkelerde, çoğu kez devlet kadar korumada etkin
olabilmektedirler (Çeçener, 1995).Oysa, ülkemizde özellikle planlama ortamında
yaşanan karmasa o kentte yasayanlarda büyük bir rahatsızlık yaratmaktadır. Bu
karmasa, farklı yasalarla, aynı kentte, aynı zamanda, bir yandan imar planı,
diğer yandan bu plandan neredeyse bağımsız olarak koruma imar planları yapılması
hatta varsa revize edilmesi ile açıklanabilir. Bu süreçte imar planları
gelişme/modernlik adına, koruma planları ise saklamak adına, genellikle “yer”
in ve “yerleşik” lerin gereksinimleri yadsınarak üretilmekte (Gültekin, 2001),
planlar benimsetilmemekte, planlama
aşamasında katılım sağlanamamakta ve bir ekonomik model belirlenmemektedir.
Ayrıca, yasayla alınabilen koruma kararlarının, kararlaştırılan yatırımların
uygulanabilmesi için kültürel, teknik, ekonomik temel destek sağlanamadığından,
koruma etkinliklerinde istenen başarı düzeyine ulaşılamamıştır.
2004 Yılında Çıkarılan Yeni Koruma Yasası ile
Başlayan Yasal Gelişim Süreci
Türkiye’de koruma kavramının tek anıt korumasından
başlayarak kentsel alan korumasına ulaşması uzun bir sürece yayılırken,
günümüzde uluslar arası koruma modellerine uygun bir norma ulaşması 14.07.2004
yılında çıkarılan 5226 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile
Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile sağlanmaya
çalışılmıştır. Bu yasa ile; bugüne kadar sözü edilmemiş yönetim alanı, yönetim
planı, bağlantı noktası gibi yeni tanımlamalar oluşturulmuş, koruma planlaması
içinde eylem alanlarının ve önceliklerinin belirlenmesi olanaklı hale
getirilmeye çalışılmıştır.
Bu kanun koruma çalışmalarında, “Katılımcı Alan
Yönetimi Modeli” ile yeni kaynak imkanı sağlaması, örgütlenme modelleri
üretmesi, planlama etapları ile uygulamada görev alacak sorumlulukların
belirlenmesi ve kullanıcı katılımı sağlanarak sürdürülebilir bir yönetim modeli
elde etmeye çalışması açısından bugüne kadar çıkarılan koruma yasalarından
ayrılmakta ve uluslar arası normlara uygun bir korumayı sağlayıcı nitelikte
görülmektedir.
Yasa koruma uygulamalarında aynı zamanda;
Belediyelerin, valiliklerin ve ilgili kurumların yanı sıra, söz konusu alanla
ilgili meslek odalarını, sivil toplum kuruluşlarını ve plandan etkilenen
hemşerilerin katılımını da sağlamaktadır. Özellikle bünyesinde koruma birimi
kurarak tescilli yapılara bakım izni yetkisi ile belediyelerin korumadan sorumlu
olmasının sağlanması daha önceki uygulamalardan çıkan karmaşayı en aza
indirecek nitelikte olmuştur. Büyükşehir belediyeleri, valilikler, Bakanlıkça
izin verilen belediyeler bünyesinde kültür varlıkları ile ilgili işlemleri ve
uygulamaları yürütmek üzere sanat tarihi, mimarlık, şehir planlama,
mühendislik, arkeoloji gibi meslek alanlarından uzmanların görev alacağı
koruma, uygulama ve denetim büroları kurulması sağlanmıştır. Bu bürolar koruma
bölge kurulları tarafından uygun görülen koruma amaçlı imar planı, proje ve
malzeme değişiklikleri ile inşaat denetimi de dahil olmak üzere uygulamayı
denetlemekle yükümlü olmuşlardır. Bu yasa aynı zamanda, korumanın gönüllü
kuruluşlardan destek alması, vakıf ve derneklerin, akademik düzeyde bir
katılımın sağlanması yolunu açması bakımından da oldukça önemlidir. Bu yasanın
sağladığı dayanakla, koruma aşamalarında, Üniversitelerin bünyesinde yer alan
çeşitli bölümlerde görevli öğretim elemanlarının karar ve uygulamalarda
katılımcı olarak yer alması sağlanabilecektir.
3. Sonuç:
Koruma yasaları, tek obje korumasından başlayarak
giderek tek yapı ve sonrasında kentsel ölçeğe doğru yayılan bir gelişim süreci
göstermiştir.
Bu gelişim sürecinde;
** XX. Yüzyılla birlikte koruma ile ilgili kurumsal
ve hukuksal altyapının oluşumu başlamış, koruma konusunda kurumsallaşmanın ilk
adımının atılması ile “Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu”
(GEEAYK) kurulmuştur.
** 1950’li yıllar ile kent planlamasının boyutu
genişlemiş ve bunun sonucu olarak da akademik çevrelerde tartışılmaya
başlanmıştır.
** 1970’li yıllarla birlikte koruma kavramı ölçeği
genişleyerek sit alanı ölçeğine ulaşmış ve akademik duyarlılıklarla “Eski
Eserler Yasası” çıkarılarak, Türkiye’deki taşınmazların saptama, belgeleme ve
tescil işlemleri yapılmaya başlanmıştır.
** 1980’li yıllarla birlikte planlama ve korumada
aktif rol üstlenecek kurumsallaşma başlamış, kentsel koruma ölçeğinde akademik
çevreler bilimsel olarak uygulamaya katılmış ve dolayısıyla, koruma çalışmaları
uluslar arası çalışmalarla paralellik göstermeye başlamıştır. Bu amaçla,
“Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası” çıkarılmış ve bu yasa ile Koruma
Amaçlı İmar Planı kavramı ön plana
çıkarılarak sit alanlarının ayrı bir planla yönlendirilmesi sağlanmıştır.
** 2000’li yıllarla birlikte planlama ve korumada
aktif rol üstlenecek kurumsallaşma ve akademik çevrelerin bilimsel olarak
uygulamaya katılımı devam etmiş, belediyeler de uluslar arası işbirliği ile
kentlerin korunmasında öncü olmaya başlamış ve bu göstergelerin ışığında koruma
2004 yılından itibaren de 5226 sayılı yeni yasa ile daha sağlam temellere
oturtulmaya çalışılmıştır.
Yrd. Doç. Dr. D. Türkan KEJANLI* Yrd. Doç. Dr. Can Tuncay AKIN* Ögr. Gör. Aysel YILMAZ*
* Dicle Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi
Mimarlık Bölümü
NOTLAR.
1 -Osmanlı toplum yapısı içinde özel alan ve kamusal
alan farklılaşmaya başlamış, bireysel haklar ve mülkiyetin kurumsallaşması
gündeme gelmiş, sınıfsal farklılaşma değişmeye yüz tutmuş, klasik Osmanlı
düzeninin askeri sınıftan gelen yönetici kadroların yerini ücretli devlet
memurlarından oluşan bir bürokrasi almıştır (Tekeli, 1998).
2 -Osmanlı Dönemindeki taşınır eski eser kaçakçılığı
nedeniyle taşınmaz kültür varlığı yok sayılmış, Nizamnamede korunması gerekli
eser olarak taşınır eski eser kastedilmiştir (Çeçener, 1995
3 -Bu dönemde “Hars Müdürlüğü” kurulmuştur. Bu
müdürlüğün kurulmasıyla birlikte ülkemizde müzecilik de gelişmeye başlamıştır
(Ekinci, 1997).4
4 -Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile tek partili
devlet eliyle sanayileşme (Bilgin, 1998)
5-Bilgin’e göre (1998), bu ikili merkezin
oluşmasındaki en önemli etken, modernlesmenin ticaret ve finans sektörüne
dayanmış olmasıdır.
6 -II. Dünya Savası birçok ülkede olduğu gibi
Türkiye’de saygılı bir demokrasi (Tekeli, 1998) anlayışının gelişmesine yol
açmış ve bu savaş sonrasında ülke ekonomisinde özellikle tarımda makineleşmeye
ağırlık verilmesi sonucu verimlilik artmış, erken endüstrileşmiş ülkelerden
başlayarak bütün dünyaya yayılan evrensel eğilimler üç baslıkta toplamıştır.
Bunlar; düzenli nüfus artısı, düzenli nüfus yoğunlaşması, artan ve yoğunlaşan
nüfusun is yapma ve yasam organizasyonunun düzenli olarak değişmesidir. Uluslar
arası ilişkiler ve değişen ulusal ekonomik programlar dönemin temel özelliğini
oluşturmuş, Küçük üretici ve tüccar sınıf gelişmeye başlamış ve bu sınıf küçük
yapsatçı aracılığı ile kentlerin biçimlenmesinde büyük rol oynamıştır (Dinçer,
1994).
7-Genel olarak bu dönemler, gecekondulaşmanın
arttığı ve buna bağlı olarak af yasalarının çıktığı dönemlerdir ve savaş
sonrası ihtiyacı karşılamak amacıyla konut sorunları üzerinde çalışmalar
yapılmıştır.
8-Popülist politikalarla kırsal kesimde küçük
üreticiliğin sürdürülmeye çalışılması ve dışa göç, hızlı kentleşmenin
yavaşlayarak sürmesine neden olmuştur. Planlama düşüncesinin kazandığı
saygınlık, kalkınmanın ve sosyal değişmenin mekânsal boyutlarını kavrama ve
denetlemenin başarılabilir bir amaç olarak görülmesine yol açmıştır ve bu amaç
modernist çizgideki en uç ve gerçekçi olmayan ifadesini Milli Fiziki Plan
kavramında bulmuştur. Fiziki planlama faaliyetleri içinde de yeni bir uzmanlık
alanı olan kentsel koruma planlaması ortaya çıkmıştır (Tekeli,1998).
9-Türkiye’de 1970’li yıllar, kent içi ulaşımın
hızlandığı ve yoğunlaşmanın yaşandığı, özellikle bu yoğunlaşmaların tarihi kent
merkezlerini tehdit ederek tahribine yol açtığı yıllardır. Bu anlamda tarihi
çekirdeklerde yolların genişlemesi, merkezi is alanı çevresindeki binaların
yık-yap süreçleri ile kat sayılarının artması ve giderek yeni sıkışıklıklarla
çevrenin bozulması süreci yaşanırken (Osmay, 1998), bu merkezlerde 1970’li
yılların ortalarına kadar yağ lekesi halinde büyüme süreci yaşanmıştır.
Tarihsel ve kültürel değerlerin tahrip edilmesi, yoğunluğun artarak devam
etmesi ve yeşil alanların yok olması ile sosyal altyapıların yetersiz kalması
da tarihi kentlerin sorunları arasında yer almakta ve korumanın ölçeğinin
genişlemesine neden olmaktadır.
10-1970’lerde koruma konusundaki bir başka önemli
gelişme de kullanım hakları kısıtlanan eski eser sahiplerine parasal destek
sağlanması yolunda çözümler aranması ve ilk kez 17.07.1972 tarihli ve 1610
sayılı “Emlak Vergisi Yasası” nın 30. Maddesi ile, belgeli eski eserlere 1/10
oranında vergi indirimi uygulanmasının kabul edilmesidir (Zeren, 1981).
