TÜRKİYE' DE TARİHSEL KÜLTÜREL
DEĞERLERİN KORUNMASI ...
GİRİŞ
Türkiye,
binlerce yıllık bir geçmişe dayanan zengin uygarlıkların yaşadığı önemli bir
ülkedir. Bu bağlamda insanlığın tarihsel-kültürel mirasının korunması konusunda
evrensel sorumlulukları olan ülkelerin başında gelmektedir. Kültür mirasının
korunmasındaki önemi sadece geçmiş değerlerimizi gelecek kuşaklara tanıtabilmek
amacı itibariyle değildir. Geçmiş birikimin geleceğin yaratılmasında en önemli
kaynak olarak değerlendirilmesi yaşamsal bir zorunluluktur.
Bu
çalışmanın amacı Türkiye’de tarihsel-kültürel değerlerin korunması konusunu
cumhuriyetten günümüze çıkarılan yasalar bağlamında ortaya koymaktır.
Türkiye’de
yaşanan hızlı kentleşmeye koşut olarak özellikle büyük kentlerde eski tarihsel
çevrelerin önlenemez bir biçimde tahrip edilerek yok olmaları bu çevrelerin
oluşturduğu zengin mirasın nasıl korunabileceği sorununu giderek ülkenin güncel
konularından biri durumuna getirmiş bulunmaktadır. Bu durum çalışmanın konusun
seçilmesinde önem taşımaktadır.
Çalışmanın kapsamı Türkiye ile sınırlı tutulmuştur. Ayrıca çalışmanın başında
dünyada tarihsel-kültürel koruma konusunda yapılanlara da yer verilmiştir.
Çalışmada
kullanılan malzeme yazındır. Konu ile ilgili öne çıkan kitap ve makalelerden
yola çıkarak çalışma oluşturulmuştur. Ayrıca konu ile ilgili yasalardan da
yararlanılmıştır.
Çalışma iki
ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kavramsal çerçeve ve dünyada
tarihsel-kültürel çevrenin korunması konuları yer almaktadır. Kavramsal
çerçevede tarihi çevre koruma, anıt, sit, koruma kavramları açıklanmıştır.
Dünyada tarihsel-kültürel değerlerin korunması bağlamında Venedik tüzüğü ve
Avrupa Mimari Miras Tüzüğü’ne yer verilmiştir. İkinci bölümde ise Türkiye’de
tarihsel-kültürel değerlerin korunmasına yer verilmiştir. Bu konu belli yasal
değişimler temel alınarak belli dönemlere ayrılmıştır.
Çalışmanın sonuç bölümünde ise cumhuriyetten günümüze tarihsel-kültürel koruma
konusunda ne gibi gelişmelerin olduğu açıklanmıştır.
BİRİNCİ
BÖLÜM
I. KAVRASAL
ÇEVREÇEVE
1. Tarihi Çevre Koruma
Tarihi-kültürel çevrenin korunmasında; bütün bir kentin ya da kentler
sisteminin korunmasından başlayarak, bir yapının korunmaya değer elemanına
(yapı detayına) kadar inen farklı ölçekler korumaya konu olabilmektedir.
Tarihi-kültürel çevre değerlerinin korunması gereğinin topluma kabul
ettirilmesi farklı gerekçeler ile temellendirilmektedir, Bunlar; yerel,
bölgesel, ulusal, dini vb. bir kimliğin yaratılma aracı olarak koruma,
estetik-sanatsal değerleri nedeniyle koruma, turizm getirisi nedenli koruma ve
bir toplumsal kültür ürünü olarak önceki kuşaklardan alınan mirasın sonraki
kuşaklara aktarılmasını temel alan koruma olmak üzere sınıflandırılabilir
(Kiper,2004:17-18).
Geçmişten günümüze kadar tarihi çevreler ve tarihi çevreleri koruma ile ilgili
olarak çeşitli tanımlar yapılmıştır. Başlangıçta tarihi çevre ve koruma daha
çok anıt niteliğindeki yapıları korumaya yönelik olduğu için tanımlarda da
tarihi anıt kavramı kullanılmıştır. Daha sonraları koruma kavramında anıt
ölçeğinden çevre ölçeğine doğru bir gelişim olmuştur.
1.1. Tarihi
Çevre
Kendi başlarına anıt olmayan, fakat bir arada tarihi, geleneksel, görsel
değerler taşıyan kasabaların, kentlerin kendilerine özgü karakterlerini yaratan
tüm öğelerin bir arada değerlendirilmesidir. Tarihi mekânlar ise ölçeğe bağlı
olarak gruplandırılmaktadır. Buna göre; Tarihi çevre; tarihsel, mimari,
arkeolojk ve anıtsal değerleri ile bütünlük gösteren bir veya birkaç sokaktan
oluşan dokulardır. Tarihi kent; tarihsel, mimari, arkeolojik ve anıtsal
değerleri ile bütünlük gösteren dokuların oluşturduğu kent yerleşmeleridir.
Tarihi bölge; birkaç kenti de içine alan tarihsel, mimari, arkeolojik ve
anıtsal değerler ile bütünlük gösteren bölgelerdir.
1.2. Anıt
Sahip olduğu sanat, tarih ya da genel olarak kültür değeri bakımından kamu için
olduğu kadar, bir ülke, bir ulus, bir bölge, bir kent, bir köy, bir aile vb
bakımlardan da belirli bir önem taşıyan nesnelerdir. 1964 yılında kabul edilen
Venedik Tüzüğü 1. madde’de tarihi anıt kavramı sadece bir mimari eseri içine
almaz, bunun yanında belli bir uygarlığın, önemli bir gelişmenin, tarihi bir
olayın tanıklığını yapan kentsel ya da kırsal yerleşmeyi de kapsamaktadır
(Keleş-Hamamcı, 1997:120).
1.3 Sit
Doğal ya da insan eliyle yapılmış taşınmaz kültür varlıklarını barındıran, kent
içinde bölünmez ve ayrılmaz bir bütün oluşturan ve bütün bu özellikleriyle
korunması gereken çevre parçasıdır. Önemli tarihsel olayların geçtiği yerler de
bu kapsamın içine girer. Sit yalnızca tarihi çevre için değil onun çevresi için
de geçerlidir. Sit; tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli
medeniyetlerin ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve
benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, kültür varlıklarının
yoğun olarak bulunduğu sosyal yaşama konu olmuş veya önemli tarihi hadiselerin
cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması
gerekli alanlardır.
1.3.1.
Kentsel sit
Mimari, mahalli, tarihsel, estetik ve sanat özelliği bulunan ve bir arada
bulunmaları sebebiyle teker teker taşıdıkları kıymetten daha fazla kıymeti olan
kültürel ve tabii çevre elemanlarının (yapılar, bahçeler, bitki örtüleri,
yerleşim dokuları, duvarlar) birlikte bulundukları alanlardır
2. Koruma
Koruma konusu, tüm olgular ve oluşumlar gibi tarihsel bir evrim geçirerek
2000’li yıllarda içeriğine kavuşmuştur. Koruma kavramının dünya toplumunda önem
kazanması çok eskiye uzanmaz. 15.yy ve 16.yy. papaların çıkardığı, genellikle
sanatsal değeri taşıyan eserleri ve Roma devri kalıntıları korumayı kapsayan
emirnameler bulunmaktadır. 17.yy. ise koruma alanında, İsveç ve Danimarka gibi
kuzey Avrupa ülkelerinde daha çok taşınır eserlere dayalı kral iradesi
görülmektedir.18.yy.a gelene kadar tarihe saygıdan ileri gelen bir koruma
kaygısından söz edilemez.
19.yy. sonrasında ise, hukuksal önlemlerin de artmasıyla korumadaki temel
ilkeler saptanmıştır. 19.yy ‘ın ikinci yarısından sonra, geleneksel, tarihi ve
estetik değerleri olan çevrelerin koruma bilinci önem kazanmıştır. (Kuban,
2000: 19).
Günümüzde tarihi çevre korumanın evrensel bir statüsü vardır. Tarihi çevre ve
tarihi yapı koruma temelde çağdaş bir kültürel istektir ve toplum kültürünün
çağdaşlaşmasına paralel olarak gelişir. Tarihi çevreyi korumanın karşısına
çıkan en önemli engel sanayileşme ile birlikte gelen çağdaş çevre, çağdaş
konfor imgesidir. Tarihi çevreyi koruma isteği bu imgelere karşı çıktığı
savıyla, hem bir tutuculuk, hem de yenileşmeye engel olarak gösterilmeye
çalışılır.
Oysa burada
bir karşıtlık yoktur. Birçok alanda olduğu gibi karşı çıkılan şey sanayi değil
sanayinin insan çevresinin sağlıklı gelişmesini engelleyen tek boyutlu,
çizgisel yorumu, insani boyutları unutturan tüketim baskısı, kişisel yaşam ile
organik ilişkisi kesilmiş bir kör üretim düzenine köle olmak gibi olgulardır
(Kuban,2000: 25).
Kültür mirasını korumak sadece geçmiş değerlerin gelecek kuşaklara
tanıtılmasını amaçlamaz. Geçmişin birikimini geleceğin yaratılmasında en önemli
kaynak olması yaşamsal bir zorunluluktur. Kişilikli bir toplum olarak
gelişebilmek için ulusların kültürel kimliklerini yeni yaşam çevreleriyle
entegre etmeleri gerekmektedir.
2.1. Kentsel
koruma
Toplumun geçmişteki sosyal, ekonomik koşullarını kültür değerlerini yansıtan
fiziksel yapının, günümüzün değişen sosyal, ekonomik, koşulları altında yok
olmasına engel olmak ve çağdaş gelişmelerle bütünleştirerek yaşamasını sağlamak
olarak da açıklanmaktadır. Yine başka tanımlama da; kentlerin belli
kesimlerinde yer alan tarihsel ve mimari değerleri yüksek yapılarla anıtların
ve doğal güzelliklerin gelecek kuşakların da yararlanması için her türlü
yıkıcı, saldırgan ve zararlı eylemler karşısında güvence altına alınması olarak
tanımlanmıştır. İnsanlığın tarih boyunca yarattığı kültürel değerlerin fiziksel
çevreye yansımış olan görüntüleri de tarihsel-kültürel çevre olarak
tanımlanmaktadır (Keleş-Hamamcı, 1997:120).
II. DÜNYADA
TARİHSEL KÜLTÜREL DEĞERLERİN KORUNMASI
Tarihte ilk koruma çalışmaları, yönetimin ve dinin etkisi ile yönetim binaları
ve kilise, manastır gibi dinsel binalarda olmuştur. Bu yapılar, hem temsil
ettikleri gücün etkisini arttırmak hem de doğal ve fiziksel eskimeleri önlemek
amacıyla korumaya alınmış, restorasyonları yapılmıştır. Eski Mısır ve
Mezopotamya uygarlıklarında da, koruma daha çok dini inanç ve törelere bağlı
olarak gelişmiştir. Yazıtlar, anıtların dini ve aşkın değerlerini ön plana
çıkarmaktadır. Eski Mısır yerleşmelerinin, kutsal yapılar ve çevrelerine
gösterdikleri özen ile ve bu yapıtları merkez alarak geliştirdikleri yerleşme
düzeni ile hem yerleşme planlaması ve hem de çevresiyle birlikte koruma
çabalarının ilk örnekleri olduğu belirtilmektedir.
Roma İmparatorluğunda, kentin bütünü bir sanat yapıtı olarak
değerlendirilmekteydi ve önceki devirlere ait yapıların korunması da başlıca
kaygılardandı. İmparatorluğun parçalanmasından sonra İtalya’da koruma
duyarlılığı giderek zayıflamıştır. Hıristiyanlığın yayılma devri koruma adına
şanssız bir dönem olmuştur. Bu dönemde, daha hızlı yayılabilmek adına,
Hıristiyanlık dışındaki inançların simgesi durumundaki her türlü dini yapıt yok
edilmeye çalışılmıştır. Bu dönemi izleyen Ortaçağda da eski Roma ve Helen
yapıtları tahrip edilmiştir (Erder, 1999: 73).
19.yüzyılda Avrupa’da gelişen milliyetçilik akımları da, bir bakıma, koruma
çabalarını desteklemiştir. Ulus devlet olma özellilerini yeni kazanan Avrupa
ülkeleri; tarihi mirası uluslarının kurulmasını meşru kılacak nemli bir destek
aracı olarak görmüşlerdir. Bu dönemde, koruma konusunda bilimsel tartışmalar
yoğunlaşmış ve arkeolojik kazılar yapılmıştır. Ancak, koruma yine de önemli
yapılar ölçeği ile sınırlı kalmıştır. Hatta bu yaklaşım abartılarak, anıt
niteliğindeki bu tek yapıların çevresinin yıkılıp boşaltılmasına kadar
götürülmüştür. Böylece, anıtın daha da görkemli bir şekilde ortaya çıkartılması
hedeflenmiştir. Bu tutum genelde, belirli dönemlere ait çevresel değerlerin
yitirilmesine neden olmuştur. Uzunca bir dönem, koruma anlayışı tek yapıların
korunması ölçeğinden öteye geçememiştir (Kiper, 2004: 28).
1. Venedik
Tüzüğü
Eski yapıların korunması ve onarımıyla ilgili ilkeler üzerinde karara varmak ve
bunları uluslar arası bir temele yerleştirmek amacıyla da Venedik’te 25-31
Mayıs 1964 tarihleri arasında toplanan II. Uluslar arası Tarihî Anıtlar Mimar
ve Teknisyenleri Kongresi “ Venedik Tüzüğü” adıyla anılan kararları almıştır.
Tüzükte; korumanın sürekliliğinin sağlanması, anıtların çağdaş teknolojiden
yararlanma, çevre düzenleme, arkeolojik sitlerde yapılacak onarımlar
konularında açıklamalar getirilmiştir. 16 maddeden oluşan Venedik Tüzüğü,
tanım, amaç, koruma, onarım, tarihi yerler, kazılar ve yayın alt başlıklarına
ayrılmıştır. Hem teknik hem de kavramsal bir içeriğe sahip olan tüzüğün diğer
restorasyon adına yapılan çalışmalardan farkı, konuya soyut ve somut yönden
bakan içeriğinde saklıdır. Mimari mirasın korunması düşüncesi genel olarak
Avrupa uygarlığının bir ürünü ve anlayışı olarak kabul edilmektedir. Venedik
Tüzüğü’yle birlikte korunması gereken yalnızca mimari eser değildir. “Bir
uygarlığın, önemli bir gelişmenin, tarihi bir olayın tanıklığını yapan kentsel
ya da kırsal bir yerleşme” de aynı derecede korunma gerektirir. Görülmektedir
ki, korunması gerekenin tanımının genişlemiş, daha fazla kapsayıcılık
kazanmıştır. Bu içeriği ile Venedik tüzüğü tarihî anıt ve çevrelerinin
korunmasıyla ilgili çağdaş düşünceleri bir araya getirmektedir.
1969’da
Brüksel’de yapılan Avrupa Konferansı Sorumlu Bakanlar toplantısında da
özellikle Avrupa ülkelerinin koruma politikalarına yaklaşımları belirlenmeye
çalışılmıştır. Bu toplantıda, koruma kavramının, “mimari miras” deyimi ile
çevresiyle uyumlu ve kent planlama politikaları ile bütünleşmiş bir kavram
olarak kabulüne karar verilmiştir. Savaş sonrası gerçekleştirilen imar
faaliyetlerinin sosyo-ekonomik ihtiyaçlarının önceliği nedeni ile yaşam
standardı düşük yerleşmelerin oluşmasına neden olduğu belirtilmiştir. Eski
merkezlerinde bu gelişmelere paralel olarak nüfus kaybına uğradığı ve iş
yerlerine ya da düşük gelir gruplarının kullanımına terk edilmesi nedeni ile
yok olduğu ifade edilmiştir. Bunu önlemek için “bütünleşik koruma” kavramı
ortaya atılmıştır. Bütünleşik koruma da tarihî dokunun çevresi ile birlikte
güncelliğinin arttırılarak korunması beklenmektedir. Bu kavram uyarınca
herhangi bir prestij önceliği olmaksızın Avrupa tarihî, peyzaj ve yaşam tarzını
yansıtan her türlü doku, mimari miras deyimi içinde değerlendirilmiştir
(Çelik-Yazgan, 2007:4).
2. Avrupa
Mimari Miras Tüzüğü
Avrupa Konseyi tarafından ilan edilen 1975 “Avrupa Mimari Miras Yılı”
kapsamında gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda, “Avrupa Mimari Miras Tüzüğü”
hazırlanmış ve 26 Eylül 1975 tarihînde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi
tarafından kabul edilmiştir. Venedik Tüzüğü metnindeki “anıt”tan “mimari miras”
kavramına geçiş, genişletilmiş, bir “tarihî çevre” kavramı, tarihî çevrenin
evrensel değeri, koruma-ekonomi ve toplumsal yapı arasındaki doğru ilişkileri
kurmaya çalışan “bütünleşik koruma” yaklaşımı ve bunun uygulanması için araçlar
gibi önemli yeni yaklaşımlara yer verilmiştir. 1975’in Avrupa Mimari Miras Yılı
ilan edilmesi ile başlayan kampanya sonunda yayınlanan “Amsterdam
Bildirgesi”nde mimari mirasın korunması kentsel ve bölgesel planlamanın
hedeflerinden biri olarak belirlenmiştir. Bu bildirgeyle de, hedefin bütünleşik
koruma olduğu belirtilmiş ve ekonomik, sosyal, yönetimsel ve yasal yönleri
gözeten bir koruma modeli olarak tanımlanan bu yaklaşımın gerçekleşmesi için
gerek duyulan araçlar tanımlanmaya çalışılmıştır. Geleceğe umutla bakan ve yerel
yönetimlerin, merkezi hükümetlerin desteğini, halkın katılımını öngören
bütünleşik koruma düşüncesi koruma uygulamaları için gerekli onarım, teknik ve
yöntemlerinin, uygulama yapacak ustaların yetiştirilmesini de öngörmektedir
(Çelik-Yazgan, 2007:4).
İKİNCİ BÖLÜM
III.
TÜRKİYE’DE TARİHSEL KÜLTÜREL DEĞERLERİN KORUNMASI
1. Osmanlı Dönemi
Tarihsel ve kültürel değerlerin korunması konusunda geçmişimizi
irdelediğimizde, bu konuda devlet ve toplum geleneklerinin oluştuğunu
görmekteyiz. Osmanlı döneminde özellikle vakıflar parasal kaynak ayırarak
yapıların bakım ve onarımını yaparken, hazine bayındırlık yapıları ve savunma
yapılarının, sarayların onarımına destek verir, vakıf kaynaklarının yetersiz
kaldığı durumlarda devreye girerdi. Uygulamalar bu alanda yetişmiş meslek
adamlarının sorumluluğunda gerçekleşirdi. Osmanlı’nın batılılaşma sürecine
girmesi ve dünya kapitalizmine eklemlenmesiyle yasal düzenlemeler yapılmaya
başlandı. 1869, 1874, 1884 tarihli Asar-ı Atika Nizamnameleri (Eski Eserler
Tüzükleri) ilke olarak eski eserlerin devlet malı olduğu ve Osmanlı öncesi
dönemlerle sınırlandığını benimsemiştir (Tapan, 1998: 200).
19. yy.ın ikinci yarısından sonra Klasik Osmanlı Döneminde kadının
yönlendiriciliğinde, mimarbaşı ve muhtesibin denetiminde ve vakıfların sağladığı
hizmetlerle düzenlenen bir kentsel yasam, yeni dönemin gereksinmelerini
karşılayamazken, bunun yerini “Sehremaneti” yani Belediye yönetimi almış ve ilk
olarak İstanbul’da 1855’te kurulmuştur.
1877 Birinci
Meşrutiyet döneminde de Dersaadet ve diğer vilayetler için çıkartılan “Belediye
Kanunları”yla bu yeni yönetim biçimi tüm imparatorluğa yayılmıştır. Bundan
sonra ise 1882 tarihli Ebniye Kanunu yürürlüğe konmuştur. Osmanlı
imparatorluğunda planlamayı yönlendiren bu Kanun, kent yollarının genişletilmesiyle
ilgili içeriği ile önem kazanmıştır (Tekeli, 1998: 64).
Genel olarak 19. yy. öncesi, Osmanlı imparatorluğunun geleneksel ekonomik
işlevlerinin çöküntüye uğradığı, Osmanlı yönetim yapısındaki değişmeler
doğrultusunda yeni yönetim ve diğer kamu binaları ile askeri yapıların
yapılmaya başlandığı, at arabası kullanımının yaygınlaştığı ve savaşlar ile
yangınlarla tahrip olmuş mekan ve altyapının bulunduğu dönemi kapsar.
Tanzimat’la birlikte başlayan koruma düşüncesi ilk baslarda salt taşınır eser
kapsamış, bunu daha sonraları anıtsal yapı koruması izlemiştir. Avrupa’da
yaşanan kapitalist gelişme sonucu doğan sanayi kentinin sağlık sorunlarına
çözüm bulma kaygısından kaynaklanan modern kent planlamasına karşın Türkiye’de
bu dönemlerde, kentsel ölçekli bir koruma düşüncesi henüz oluşmamıştır ve buna
bağlı olarak da kentsel dokular korunamamış ve tahrip olmuştur. Genel olarak
batıda modern kent planlaması çalışmaları, Osmanlı kentlerinde yangınların
önlenmesi, yolların genişletilmesi ve kent çevresinde yeni mahalleler kurulması
seklinde yansımasını bulmuş ve Cumhuriyet Türkiye’sine aktarılan kavramların
temelini oluşturmuştur (Dinçer-Akın, 1994: 28).
2.
Cumhuriyet Dönemi
Cumhuriyet devrimleri beraberinde getirdiği çağdaşlaşma (modernite)
yaklaşımıyla dört ana unsuru içermektedir. Bunlar:
• Bilgiye, ahlaka ve sanata akılcı-evrenselci bir aydınlanma geleneği
çerçevesinde yaklaşmak,
• Kapitalist gelişme, sanayileşme ve özel mülkiyetin kurumsallaşması,
• Ulus-devlet ve temsili demokrasinin kurumsallaşması,
• Kanun karşısında eşit, toplum içindeki hak ve sorumluluklarının bilincinde
olan özgür yurttaşın oluşturulmasıdır.
Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye’de gelişen ve Ankara’nın başkent olmasıyla
oluşan modernleşme hareketi ile 1923 ile 1933 yılları arasındaki on yıl içinde
başkentin mekanını planlı olarak yeniden yaratmak için günümüzde de önemini
koruyan çok değerli ve özgün yasal yönetsel düzenlemeler yapılmıştır.
Ankara’nın başkent olarak ilanı ile büyük bir kent planlaması öne çıkmakta ve
bu kent, Cumhuriyet’le birlikte modernleşme projesinin uygulandığı ilk Anadolu
kenti özelliğini kazanmaktadır.
2.1. 1930 –
1950 Dönemi
Cumhuriyet yönetimi 1930 ile 1935 yılları arasında çıkardığı yasalar ile
Osmanlı’dan kalan mevzuatı değiştirmiş ve yeni bir kurumsal düzenlemeye gitmiştir.
Bunlar, 1930 yılında çıkarılan ve her belediyeye plan yapma zorunluluğu getiren
1580 sayılı Belediye Kanunu ve yine aynı yıl çıkarılan 1593 sayılı “Umumi
Hıfzısıhha Kanunu” ile 2033 sayılı “Belediye Bankası Kuruluş Kanunu”dur. Bu
kanunlarla, Anadolu devlet isletmelerinin kurulduğu kentlerin ve diğer önemli
yerleşmelerin Ankara’da geliştirilmekte olan modele uygun olarak çağdaşlaşması
sağlanması çabaları başladı. Bu amaçla, kentlerin tarihi çekirdeği üzerinde
açılan ana arter ve bu arterin sonuçlandığı Cumhuriyet Meydanları, Hükümet
Konağı ve Resmi Kurum binaları ile tarihi eserlerin bulunduğu bölgelerin
etraflarının açılarak, herkese gösterilerek korunması düşüncesi ile 1/500
ölçekli uygulama planları yapılmıştır(Dinçer-Akın, 1994: 33)
10.06.1933 yılında
kabul edilen ve 21.06.1933 yılında yayınlanan 2290 sayılı “Belediye Yapı ve
Yollar Kanunu” ile eski eserlerin yoğun olduğu alanlarda özel bir planlama
metodu olması gereği vurgulanmış, ayrıca, anıtsal nitelikli eski eserlerin her
yönünde 10 metre açıklık (yapı yaklaşma sınırı) olması öngörülmüştür.
1930 yıllarından sonra eski eser anlayışı içine taşınmazların da girmesiyle
koruma anlayışı genişlemiştir. Bu dönemde ülke genelinde 3500 eser uzmanlar
tarafından saptanmıştır. Cumhuriyet dönemini takiben 1930’lu yıllarda başlayan
kurumsal yapıda oluşturulmaya çalışılan sistem, 1980’li yıllara kadar sürmüştür
(Tekeli, 1998: 50)
Kentsel
korumaya karsı ilk gerçek yaklaşım 23 Temmuz 1932’de onaylanan H. Jansen’in
hazırladığı Ankara imar Planında görülmüş; imar planı raporunda kalenin ulusal
yasamın simgesi sayılarak korunması ve etraftan kolaylıkla algılanabilmesinin
gereği savunulurken; 1937 yılında kale ve çevresi ilk kez protokol alanı olarak
koruma kapsamına alınmıştır. İçişleri Bakanlığına bağlı “Belediyeler İmar
Heyeti” ile, Bayındırlık Bakanlığına bağlı “Şehircilik Fen Heyeti”, bu dönemin
uygulayıcı ve denetleyicisi olan kurumlardır (Dinçer, Akın, 1994: 38).
Yapılan kurumsal düzenlemeler ile 1945 yılında 4759 sayılı yasayla “İller
Bankası” kurulmuştur. Amacı belediyelere planlama ve altyapı projelendirme
konusunda teknik hizmet üretmek ve bunların finansmanı konusunda yardım etmek
olan bu kuruluş o dönemde yeterli bir kurum olmasına rağmen zaman içinde,
kentlerdeki büyük dönüşüme cevap veremez hale gelecektir. 1948 yılında
çıkartılan 5237 sayılı “Belediye Gelirleri Kanunu” ile Belediyenin gelirleri
arttırılmaya çalışılması hedeflenmiş ancak, kentlerdeki büyük dönüşüm
karsısında Belediye gelirleri de yeterli olamazken tarihi çekirdeğe sahip
kentlerdeki hizmet ve planlama çalışmaları dönüşümü karşılamaktan uzak
kalmıştır.
2.2. 1950 –
1980 Dönemi
Sanayileşmiş ülkelerde özellikle İkinci Dünya Savası’ndan beri, kentsel tarihi
sitlerin korunması için büyük çaba gösterilmektedir. Ülkemiz mimarları,
restorasyon uzmanları, şehircileri bu çabaları yakından izleyip, benzer
uygulamaların ülkemizde de yer alması için çaba göstermelerine rağmen, kentsel
koruma, dönemin politik ve sosyo-ekonomik yapısındaki değişimlere bağlı olarak
sürekli bir değişim ve başkalaşım yaşamıştır.
2 Temmuz 1951 tarihinde yürürlüğe giren 5805 sayılı “Gayrimenkul Eski Eserler
ve Anıtlar Yüksek Kurulu Teşkiline ve Vazifelerine Dair Kanun”la yurtiçinde
korunması gereken mimari ve tarihsel özelliklere sahip anıtların ve diğer
taşınmaz eski eserlerin korunma, bakım, onarım, restorasyon işlerinde uyulacak
ilkeleri ve programları saptamak; saptadığı ilke ve programların uygulanmasını
izlemek ve denetlemek; anıtlar ve taşınmaz eski eserlerle ilgili olarak
kendisine sunulacak ve özel araştırmaları ile kurul üyeleri tarafından bilgi
edinilecek her türlü konu ve uyuşmazlık üzerinde bilimsel görüş bildirmekle
yükümlü Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (GEEAYK) kurulmuştur.
Bu kurulun kurulması ile Cumhuriyet döneminde korumayla ilgili çok büyük bir
adım atılmıştır. Bu yasa toplumun o sırada ve hatta bugün sahip olduğu koruma
bilinci ve isteğinin çok üzerinde bir tarih bilinciyle hazırlanmıştır.
1954 yılında 6235 sayılı yasa ile “Türk Mühendis ve Mimar Odalarının” kurulusu
gerçekleşmiştir. Daha sonraki yıllarda etkili bir rol yüklenecek olan bu sivil
toplum kurulusunun kurulması ile kurumsal yapıda önemli adımlardan biri
atılmıştır.
Eski eserlerin imar planlarında korunması düşüncesinin tartışmasız kabul
edildiği yıllarda yürürlüğe giren 6785 sayılı “İmar Kanunu”, umulanın tersine
Eski Eser ve Tarihi Çevre Koruma konusuna uygulama yönünden bir açıklık
getirmemiştir. Ancak 25. maddesi ile yeni yapıların komşu sınırlarına, yol ve
su kenarlarına kara ve demiryollarına ve “eski eserlere” yaklaşma
uzaklıklarının özel nizamnamelerle belirlenmesini öngörmüştür (Dinçer-Akın,
1994: 47).
1960’lı yıllar
dünyada koruma anlayışının önemli değişimlere uğradığı yıllara denk düşerken,
Türkiye’de ise 1960’lı yıllar ülke yönetiminde de yeni bir dönemin başladığı
yıllardır ve bu dönemin koruma konusunda en önemli olayı 1961 Anayasa’sıdır.
Anayasanın 50. Maddesine göre Devlet, tarih ve kültür değeri olan eser ve
anıtları korumakla yükümlüdür. Bu Anayasa devlet yapısında önemli
değişikliklere yol açmış ve önemli kurumsal yapıların oluşmasına öncülük
etmiştir.
1960’lı
yılların sonundan itibaren kentsel ölçekte koruma sorunu, ilgili yasalarda yer
almaya başlamış ve bu yasalarda 1964 yılında yayınlanan Venedik Tüzüğünün
Türkiye’deki ilk etkilerine de rastlanılmış bulunmaktadır. Uygulamalarda ise,
mevcut plan uygulamalarına devam edilirken, anıtsal yapıların tespit ve tescil
işlemleri ancak 1970’lerden sonra olmuştur. Tarihi anıtların tek baslarına
değil de çevreleri ile beraber düşünülmesi ve “Sit” anlayışının yerleşmesi
ilkesinin dogması aşamasına gelinmiştir,
25.04.1973
ve 1710 sayılı “Eski Eserler” yasası ile tarihi eserlerin korunmasına ciddi ilk
adım atılmıştır. Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, kültürel miras ve
kültürel çevremizin korunması ile ilgili çalışmalar 5805 ve 1710 sayılı yasalar
kapsamında sürdürülmüştür. Bu kanunla, taşınır ve taşınmaz eski eserlerin
ayrıca, anıt, külliye, tarihi sit, arkeolojik sit, tabii sit kavramları
belirtilmiştir.
1710 sayılı Eski Eserler Kanunu ile getirilen “sit” kavramından sonra koruma,
parsel ölçeğinden alan ölçeğine taşınmış, buna paralel olarak kurulun yetki, sorumluluk
ve görev alanı genişlemiştir. Planlama, turizm, gelişme ve kalkınma konularının
koruma ile ilişkilendirilmesiyle birlikte bu konu, ilgili diğer kurum ve
kuruluşların da sorumluluk alanına girmeye başlamıştır.
Dünyada sanat değeri taşıyan anıtsal yapıların korunmasından kent koruma
düşüncesine geçiş, yerleşme dokusunu oluşturan öğelerin biçimsel ve tarihi
değerlerin anlaşılmasından sonra olurken, Türkiye’de ise tarihi çevreyi bir
bütün olarak koruyabilmek için gerekli yasal çerçeve ancak 1970’lerden sonra
oluşturulabilmiştir. Avrupa’daki gelişmelerin Türk kamuoyuna aktarılması ve
tarihi çevre koruma konusunda bilinçlenmenin artmasında üniversite öğretim
üyelerinin yayınları, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun
kararları, UNESCO, ICOMOS, Avrupa Konseyi gibi kuruluşların kampanyaları etkili
olmuştur.
2.3. 1980 –
2004 Dönemi
1980’li yıllar “modernite projesinin” aşındığı ya da yeniden yapılanmanın
başlangıç noktası ve yabancılaşmanın yaşandığı dönem olarak karşımıza
çıkmaktadır. 1980 yılı, Türkiye’nin bir kırılma noktası yaşadığı söylenebilir.
Bunu izleyen yıllardaki liberal ekonomi anlayışı, tüm kurumlarda etkisini
göstermiştir. Türkiye yeni bir Anayasa ile yönetilmeye başlanmıştır. 1982
Anayasasında bir önceki Anayasa’da olduğu gibi, koruma konusunda hükümler yer
almış, koruma yasal yaptırımlarla, kamu yararı adına gerçekleştirilmeye
çalışılmıştır. 1982 Anayasa’sının 63. Maddesi; Devletin tarih ve tabiat varlıklarının
ve değerlerinin korunmasını sağlayacağı, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici
tedbirler alacağı belirlenmiştir. Bu amaçla kentsel koruma çalışmalarında
yetersiz kalan 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu,21 Temmuz 1983 yılında
yürürlükten kaldırılmış, yerine 2863 Sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını
Koruma Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla korunması gerekli taşınmaz kültür
ve doğa varlıkları yeniden saptanmış ve GEEAYK kaldırılmıştır.
2.3.1. 2863
Sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu
2863 sayılı yasanın en önemli özelliklerinden birisi kentsel sit alanlarında
planlı koruma kavramını getirmesidir. “Koruma Amaçlı İmar Planı” tanımı da bu
yasa ile güncellik kazanmıştır. 2863 sayılı yasa uyarınca “Koruma Amaçlı
Planların” Belediyeler tarafından yapılması gerekmektedir. Ancak, gerekli
görüldüğünde Belediyeler Kültür Bakanlığı’ndan teknik ve parasal yardım
alabilmektedir. Bazı kentlerde (İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya vb)
koruma amaçlı planlama çalışmaları, yerel yönetimlerin kendi bünyelerinde
oluşturdukları birimler aracılığı ile yapılmış ve halen yapılmaktadır. Bu
planlama çalışmaları esnasında, yerel yönetimler teknik yönden yetersiz
oldukları için ihale etme ya da proje yarışması açarak koruma amaçlı planları
elde etmektedirler. Kentsel sit alanlarında yapılan koruma amaçlı imar
planları, kent imar planı ile bütünleşmek zorundadır. Bu güne kadar, kent
uygulama imar planları ile koruma imar planının bütünleştirilmesi ve eş zamanlı
hazırlanması sağlanamamıştır. Öncelikle toplumsal ve fiziki çevredeki
değişimleri yaratan süreçler benimsenerek bu süreçlerin varlığına dayanan imar
planı hazırlanmakta, daha sonra bu plandan bağımsız olarak salt korumacılık
ölçütlerinin ağır bastığı koruma planı yapılmaktadır. Sorun bu noktada islerlik
kazanmakta ve birbirinden bağımsız olarak hazırlanan planların
bütünleştirilmesi sağlanamamaktadır (Tekeli, 1985: 12).
Dönemin
kurumsallaşma açısından genel niteliği; kent parçalarındaki gelişmelerin farklı
kurumlar ile yönlendirilmeye çalışılmasıdır. Belediyeler, Kültür ve Turizm
Bakanlığı, Orman Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Çevre Bakanlığı,
Arsa Ofisi kenti parçalara ayırarak üreten fakat birbiri ile bütünleştirmeyen
bir bakış açısının ürünü olarak gelişmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü ile
T.B.M.M. bünyesinde yer alan Milli Saraylar Dairesi de koruma konusunda yetkili
kurumlar arasındadır. Özellikle Vakıflar Genel Müdürlüğü, sahibi olduğu çok
sayıda han, hamam, cami ve medrese gibi anıtsal nitelikli eserlerin tespit,
tescil, onarım ve restorasyonlarını gerçekleştiren önemli bir kurumdur. Ayrıca
aynı yörelerde İller Bankası, Kültür ve Turizm Bakanlığı birbiriyle bağlantısı
olmayan çalışmalar da yapabilmektedirler. Bir yetki ve görev karmaşası olarak
nitelendirilebilecek bu durum, yasal düzenlemelerle çeşitli kamu kurumlarının
korumadan sorumlu olması ve yetki alanlarında çok çeşitli tarafların etkin
olmasıyla süregelmektedir. Nitekim 2863 sayılı yasanın 10. Maddesi kültürel
değerlerin korunmasında “Kültür Bakanlığını” sorumlu ve yetkili kılmıştır.
Bakanlık 13.9.1989 günlü 379 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Kültür ve
Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü ve Anıtlar ve Müzeler Genel
Müdürlüğü ile bu görevi yapmaktadır. Anıt eserlerin, taşınmaz kültür varlığı
statüsünde olmasına karsın, bu eserlerden iki farklı genel müdürlüğün sorumlu
olması, korumada kurumsal yapıdan kaynaklanan karmasa ve sorunların merkez
teşkilatından itibaren başlamasının bir göstergesi olmuştur (Gültekin, 2001:
54).
2863 sayılı
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, kültürel ve doğal değerlerin
korunması sorumluluğunu ağırlıklı olarak Koruma Yüksek Kurulu ve Koruma
Kurullarına yüklemiştir. Bu sorumluluk kültür varlığının doğru tespit
edilmesinden, doğru ve uygulanabilir. Koruma ve uygulama kararları alınmasına
kadar çeşitli boyutları içermektedir.
Aslında bu
yasa ile ilk kez merkezden yerele bir yayılma söz konusudur ki bu, merkezde
Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu ile Bakanlıkça
belirlenen bölgelerde Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulları
kurulması seklinde yansımasını bulmuştur. Bölge Kurulları, Yüksek Kurulun
verdiği ilke kararlarına uymak koşuluyla uygulamaya yönelik karar almakla
görevlendirilmişlerdir.
2863 sayılı yasa ile koruma faaliyetlerinin kapsamı tek yapı ölçeğinden kentsel
çevre boyutuna doğru genişletilmiş, 3386 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları
Kanununda tek yapı ve objelerin korunması ile ilgili ayrıntılı tanımlamalara da
yer verilmiştir. Bununla birlikte sit alanlarının kentsel ölçekteki bir planla
korunacağı vurgulanmış olup bu planın da “Koruma Amaçlı İmar Planı” olacağı
ifade edilmiştir. Yasanın 6. Maddesi ve buna bağlı olarak 7. ve 8. maddesi, tek
yapı ölçeğindeki eserlerin korunması konularını kapsarken, 6. madde ve ilke
kararları ile 17. Madde de sitlerle ilgili konuları kapsamıştır. Bu yasalarla
bağlantılı olarak bugün ülkemizde bir kentsel sitin koruma ve uygulama
çalışmaları, Kültür Bakanlığı’na bağlı Koruma Kurulları, yerel yönetimler,
planlayıcı ya da planlama grubu ve halkın birbirleriyle dolaylı ya da dolaysız
ilişkileriyle yapılmaktadır.
Kurullar hem tek yapı, hem de yerleşme ölçeğinde karar aldıkları halde bu
kararların uygulanmasını takip edecek olanağa sahip değildir. Kültür
varlıklarını onaylayan koruma kurulları bu uygulamaların denetimini şikayet
gibi hususlar olmadığı taktirde izleyememektedir. Uygulama aşamasında, karar
mercii olan koruma kurullarının kararları dışında Belediye devreye girmektedir.
1983 ve 1984 yıllarında çıkarılan yasalarla belediyelerin kaynaklarının önemli
derecede arttırılması, merkezi yönetimin denetiminin bir ölçüde de olsa
azaltılması ve imar plan yapımına ve onanmasına ilişkin yetkilerin belediyelere
devredilmesi 12 kentleşme açısından önem kazanırken, metropoliten alanlarda iki
kademeli bir belediye yönetimine geçilmiştir (Tekeli, 1998: 59).
Gerek yapı,
gerekse doku ölçeğinde korunacak değerlerin nitelik, durum ve ölçek açısından
sunduğu çeşitlilik, korumada ortak yöntemler tanımlamasını güçleştirmektedir.
Öte yandan kentsel sit alanları kendi içlerinde farklı yapı türlerini
barındırdığından koruma kapsamı içinde çok çeşitli önlem türlerini bir arada
düşünmek gerekmektedir. Bu çevreler yasayan kentlerde sürekli değişme içinde
olmakta, hatta durağan nitelikli veya koruma kararlarına konu olan bu alanlarda
da bu değişimden söz edilebilmektedir. Bu nedenle, kentsel sit alanlarının
farklı yapı türlerini barındırıyor olması farklı karar türlerini gerekli
kılmaktadır. Farklı konularda getirilecek kararların dokunun barındırdığı yapı
çeşitliliği göz önüne alınması ile korumanın içerik ve kapsamı değişecektir
(Akçura, 1992: 61).
Aslında
tarihi çevre ve tarihi yapı koruma sorunu aynı zamanda bir kültürel örgütlenme,
bilinçlenme, imge yaratma ve kamuoyu oluşturma sorunudur. Bu sorunun üstesinden
gelmek halkın bilinçlenmesi ile mümkün olurken batı ülkeleri halkın katılımı
ile korumanın gerçekleştirilmesine yasalarında yer vermiş ve çözüme bu şekilde
ulaşmışlardır. Dernek, vakıf gibi tüzel kişilerin koruma olayında çok önemli
yerleri vardır ve uygar olarak nitelenen ülkelerde, çoğu kez devlet kadar
korumada etkin olabilmektedirler. Oysa ülkemizde özellikle planlama ortamında
yaşanan karmaşa o kentte yaşayanlarda büyük bir rahatsızlık yaratmaktadır. Bu
karmaşa, farklı yasalarla, aynı kentte, aynı zamanda, bir yandan imar planı, diğer
yandan bu plandan neredeyse bağımsız olarak koruma imar planları yapılması
hatta varsa revize edilmesi ile açıklanabilir. Bu süreçte imar planları
gelişme/modernlik adına, koruma planları ise saklamak adına, genellikle “yer”
in ve “yerleşik”lerin gereksinimleri yadsınarak üretilmekte planlar
benimsetilmemekte, planlama aşamasında katılım sağlanamamakta ve bir ekonomik
model belirlenmemektedir. Ayrıca, yasayla alınabilen koruma kararlarının,
kararlaştırılan yatırımların uygulanabilmesi için kültürel, teknik, ekonomik
temel destek sağlanamadığından, koruma etkinliklerinde istenen başarı düzeyine
ulaşılamamıştır.
(Gültekin, 2001: 71).
2.4. 2004
Yılında Çıkarılan Yeni Koruma Yasası ile Başlayan Yasal Gelişim Süreci
Türkiye’de koruma kavramının tek anıt korumasından başlayarak kentsel alan
korumasına ulaşması uzun bir sürece yayılırken, günümüzde uluslar arası koruma
modellerine uygun bir norma ulaşması 14.07.2004 yılında çıkarılan 5226 sayılı
“Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile Çeşitli Kanunlarda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun” ile sağlanmaya çalışılmıştır.
2.4.1. 5226 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu
Bu yasa ile bugüne kadar sözü edilmemiş yönetim alanı, yönetim planı, bağlantı
noktası gibi yeni tanımlamalar oluşturulmuş, koruma planlaması içinde eylem
alanlarının ve önceliklerinin belirlenmesi olanaklı hale getirilmeye
çalışılmıştır.
Bu kanun koruma çalışmalarında, “Katılımcı Alan Yönetimi Modeli” ile yeni
kaynak imkanı sağlaması, örgütlenme modelleri üretmesi, planlama etapları ile
uygulamada görev alacak sorumlulukların belirlenmesi ve kullanıcı katılımı
sağlanarak sürdürülebilir bir yönetim modeli elde etmeye çalışması açısından
bugüne kadar çıkarılan koruma yasalarından ayrılmakta ve uluslar arası normlara
uygun bir korumayı sağlayıcı nitelikte görülmektedir.
Yasa koruma
uygulamalarında aynı zamanda; Belediyelerin, valiliklerin ve ilgili kurumların
yanı sıra, söz konusu alanla ilgili meslek odalarını, sivil toplum
kuruluşlarını ve plandan etkilenen hemşerilerin katılımını da sağlamaktadır.
Özellikle bünyesinde koruma birimi kurarak tescilli yapılara bakım izni yetkisi
ile belediyelerin korumadan sorumlu olmasının sağlanması daha önceki
uygulamalardan çıkan karmaşayı en aza indirecek nitelikte olmuştur. Büyükşehir
belediyeleri, valilikler, Bakanlıkça izin verilen belediyeler bünyesinde kültür
varlıkları ile ilgili işlemleri ve uygulamaları yürütmek üzere sanat tarihi,
mimarlık, şehir planlama, mühendislik, arkeoloji gibi meslek alanlarından
uzmanların görev alacağı koruma, uygulama ve denetim büroları kurulması
sağlanmıştır. Bu bürolar koruma bölge kurulları tarafından uygun görülen koruma
amaçlı imar planı, proje ve malzeme değişiklikleri ile inşaat denetimi de dahil
olmak üzere uygulamayı denetlemekle yükümlü olmuşlardır. Bu yasa aynı zamanda,
korumanın gönüllü kuruluşlardan destek alması, vakıf ve derneklerin, akademik
düzeyde bir katılımın sağlanması yolunu açması bakımından da oldukça önemlidir.
Bu yasanın sağladığı dayanakla, koruma aşamalarında, Üniversitelerin bünyesinde
yer alan çeşitli bölümlerde görevli öğretim elemanlarının karar ve
uygulamalarda katılımcı olarak yer alması sağlanabilecektir (http://www.mevzuat.gov.tr).
SONUÇ
Koruma yasaları, tek obje korumasından başlayarak giderek tek yapı ve
sonrasında kentsel ölçeğe doğru yayılan bir gelişim süreci göstermiştir. Bu
gelişim sürecinde; yirminci yüzyılla birlikte koruma ile ilgili kurumsal ve
hukuksal altyapının oluşumu başlamış, koruma konusunda kurumsallaşmanın ilk
adımının atılması ile “Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu”
(GEEAYK) kurulmuştur.
1950’li yıllar ile kent planlamasının boyutu genişlemiş ve bunun sonucu olarak
da akademik çevrelerde tartışılmaya başlanmıştır.
1970’li yıllarla birlikte koruma kavramı ölçeği genişleyerek sit alanı ölçeğine
ulaşmış ve akademik duyarlılıklarla “Eski Eserler Yasası” çıkarılarak,
Türkiye’deki taşınmazların saptama, belgeleme ve tescil işlemleri yapılmaya
başlanmıştır.
1980’li
yıllarla birlikte planlama ve korumada aktif rol üstlenecek kurumsallaşma
başlamış, kentsel koruma ölçeğinde akademik çevreler bilimsel olarak uygulamaya
katılmış ve dolayısıyla, koruma çalışmaları uluslar arası çalışmalarla
paralellik göstermeye başlamıştır. Bu amaçla, “Kültür ve Tabiat Varlıklarını
Koruma Yasası” çıkarılmış ve bu yasa ile Koruma Amaçlı İmar Planı kavramı ön
plana çıkarılarak sit alanlarının ayrı bir planla yönlendirilmesi sağlanmıştır.
2000’li
yıllarla birlikte planlama ve korumada aktif rol üstlenecek kurumsallaşma ve
akademik çevrelerin bilimsel olarak uygulamaya katılımı devam etmiş,
belediyeler de uluslar arası işbirliği ile kentlerin korunmasında öncü olmaya
başlamış ve bu göstergelerin ışığında koruma 2004 yılından itibaren de 5226
sayılı yeni yasa ile daha sağlam temellere oturtulmaya çalışılmıştır.
*** Emin Abdullah TURHAN – Kamu Yönetimi - Tez inden alınmıştır.
KAYNAKÇA
Akçura, N. (1992), “Günümüzde Tarihi Koruma Konusunda Görüşler”, Mimarlık
Dergisi, Sayı: 249, Ankara.
Çelik, Deniz, Murat E. Yazgan, (2007), ‘Kentsek Peyzaj Tasarımı Kapsamında
Tarihi Çevre Korumaya Yönelik Yasa ve Yönetmeliklerin İrdelenmesi’, ZKÜ Bartın
Orman Fakültesi Dergisi, Cilt:9, Sayı:11.
Dinçer, İ. ve Akın, O. (1994), “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kapsamında
Koruma Planı ve İdari Yapısı”, 2. Kentsel Koruma Yenileme ve Uygulama
Kolokyumu, İstanbul.
Erder, Cevat (1999), Tarihi Çevre Kaygısı, OTTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları,
Ankara.
Gültekin, N. (2001), “Türkiye’de Taşınmaz Kültür Varlıklarını Koruma Sürecinde
Yaşanan Açmazlar”, Türkiye’de Risk Altındaki Doğal ve Kültürel Miras, TAÇ
Vakfının 25. Yılı Anı Kitabı, TAÇ Vakfı Yayını, İstanbul.
Keleş, Ruşen, Can Hamamcı (1997), Çevrebilim, İmge Yayınevi, Ankara.
Kiper, Perihan (2004), Küreselleşme Sürecinde Kentlerin Tarihsel-Kültürel
Değerlerinin Korunması-Türkiye-Bodrum Örneği, Doktora Tezi, Ankara.
Kuban, D. (2000), Tarihi Çevre Korumanın Mimarlık Boyutu, Yem Yayınları
Tapan, Mete. (1998), ‘’Cumhuriyet Döneminde Doğa ve Kültür Varlıklarının
Korunması, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul.
Tekeli, İlhan. (1985), “Tanzimat’tan Cumhuriyet ’e Kentsel Dönüşüm”, Türkiye
Ansiklopedisi, Cilt 4, İletişim Yayınları, İstanbul.
Tekeli, İlhan. (1998), Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Kentsel Gelişme ve Kent
Planlaması, 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık Bilanço’98, Tarih Vakfı
Yayınları, İstanbul.

0 Yorum:
Yorum Gönder
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Ana Sayfa